24 Ağustos 2011 Çarşamba

#218

tahammülsüzlüğe erken başladım ben. birkaç  gündür annecikle minik kardeş bende kalıyor. kurulu bir düzene dışardan müdahele var ister istemez, çok "friendly" karşılayamıyorum bu durumu. sürekli bir trip yiyor, sürekli bir memnuniyetsizlik bildirimleri alıyorum. ben yorgunum, güniçinde iki toplantı üzeri bir bebek ziyaretine gidince insanın hali kalmıyor. sevgiliye yetiş, ona üzül, bişiler organize etmeye çalış, banyo yapacakken musluğun bozulduğunu öğren vs vs.

hayat her daim gülmüyor ama dış etkenlere tepkisiz kalmak imkansız.

hadi pazar olsun artık, birazcık gülüp eğlenmem lazım.

23 Ağustos 2011 Salı

#217

zaman yine çaktırmadan geçti, anneyle küçük kardeş geldi, halamın üçüncü kemoterapi zamanı geldi, hikayeler anlatıldı, işler yoğunlaştı, ama hep mutlu olundu.

şimdi yine bir pazar geliyor, sonrasında koskocaman bir bayram tatili ve sevgili yine burda. bu seferki yapılacaklar listemiz biraz farklı oldu. darıca hayvanat bahçesinden ve turkuazoodan sonra gönlümden yeni açılan tematik akvaryum geçiyor, metrobüse söğütlüçeşmeden binip hiç içmeden son durağa kadar gidip, sonrasında tekrar eve dönmek istiyorum.  şileyi ağvayı polonezköyü rivayı kerpeyi kefkeni görmek istiyorum. istanbulun tarihi yerlerini de gezmek istiyorum, gizli şeylerin hepsini su yüzüne çıkarmak istiyorum.

öyle yanyana uzanmışken ben kitap okuyayım o da haberleri okusun istiyorum.

günleri sayasaya bitirebilirim sanırım.


22 Ağustos 2011 Pazartesi

#216

o yokken nefes alamıyormuşum gibi.

haftaiçinde, tutturduğum televizyona bakmak için iş sonrasında önce optimumdaki dartye sonra da electroworldlere gittik sırayla, alabileceğimiz en güzel televizyonu almak için tek kaldığı viaporta gittik. haftaiçi bir akşamda o kadar uzak bir alışveriş merkezinin kalabalık olmasını beklemiyordum ama olağanüstü bir kalabalık karşıladı bizi. televizyonu arabanın bagajına koyduğumuz gibi lunaparka attık kendimizi, yerde yükselip kendi etrafında dönene bir alete bindik birlikte. yüksekten korkarım ben, oralarda işim neyse. ona güvendim, sanki yanımda olursa hiç korkmazmışım gibi, halbuki gözlerimi kapadım, eline sıkıca yapıştım, şaşkınlıkla öleceğimi sanıp ona sonsuz sevgi sözcükleri sıraladım, yüksekteyken göz makyajım aktı, simsiyah bir suratla indim. erkek olsaydım, yanımda öyle bir kız varken yine de onu sever miydim kestiremiyorum..

bir sonraki haftanın hafta sonunda, onun gitmesine sayılı günler kala cumartesi sabahı soluğumuzu beylerbeyinde, deniz kenarı mekanların birinde kahvaltıda bulduk. neden her haftasonu kahvaltasında hisarın oradaki yerlerden birine gittiğimizi bilmiyorum, avrupaya geçmeden de kahvaltı edilecek yerler bulmak mümkünmüş. böyle şeyler okumak istiyorum bu aralar, istanbulun en iyi 10 dans yeri, istanbulun en iyi 10 oteli, en iyi 10 manzara en iyi 10 kahvaltı.. en iyi 10 listesini satsalar kesin alan ben olurdum. bazen evime kapanmak, bazen de bu şehri keşfedebilmek istiyorum.


beylerbeyinde, ekli fotodaki gibi bir kahvaltı yaptıktan sonra merakımdan patlayayazdığım turkuazooya gittik. dalabilmeyi çok isterdim, türkiye standartlarının üzerinde bir yer yapılmış bence. barselonada ve valenciada gezdiğim katana kadar akvaryumlarla aşık atabilesi olan bir yerdi. beklentilerimin çok üstündeydi, dolaşmak, o bilgilerin hepsin okumaya çalışırken aslında hiçbirini alkımda tutamamak acı bir tecrübeydi benim için. anne ahtapotun hikayesi çok acıklı itici bir hayvan olmasına rağmen. sıradaki akvaryum sevdam, floryadaki tematik akvaryum olacak büyük ihtimalle. bir de grupanyadan aldığım dolphinarium biletlerim var elimde hala.

video

ikeada azcık ev alışverişi yaptıktan sonra, soluğu caddedeki kırıntıda aldık.iki arkadaşımızı da kaptığımız gibi, keyifli bi yemek yiyerek yan bahçenin sonsuz oburluktaki kedisi ile oynayıp eve döndük.

evdeki 101 faslında söz etmiyorum bile. kumarın kraliçesi olmak isterdim.

pazar günü de,sabah kahvaltısına çengelköye gittik, tarihi çınaraltı kahvesinde çılgın bir kalabalık içinde kahvaltı ettik. çaylar geldi, yemekler börekler dışardandı. herkes hazırlıklıydı, biz acemiydik ama ortama ayak uydurduk. bu mekan aslında süper babadaki fikonun yeriymiş, bilenler ordan biliyor. istanbulda gizli saklı sandığım yerleri aslında bilen bir güruhun olması sinirimi bozuyor. onlar da benim için aynısını hissediyordur ama bazen kendimi herkesten çok istanbullu hissediyorum, halbuki bildiğim yerleri hep aynı. koysan sirkeciden öteye gidebilir miyim emin değilim, bilmek gerekir mi ondan bile emin değilim. ama sanki bir şeyi tamamen bilmeyince, kendimi bomboş hissediyorum, az bilmek bana hiç bilmiyormuşum hissi veriyor.

pazar günü de ümraniye ikea yaparak günümüzü sonlandırdık. bu kadar sosyalliğin ardından, eve kapanmak en doğal hakkımızdı.

#215

yazdıkça yazasım geliyor, bardağımın dibini görüyorum, kafam yavaştan güzel. otururken değil de, ayaklandığım an anlıyorum. böyle yalnız akşamlara çok ihtiyacım oluyor bu aralar, insanlara karşı bir tahammülsüzlük bendeki.


doubletree macerasından sonra, pazar gününü darıca hayvanat bahçesinde geçirdik. sultanbeyli ismini bile duymadığım bir yerleşkeydi benim için, ama yoldaki tabela okuma huyum kurusun, yavaş yavaş aşina oldum. kurumsal pazarlamacı bünyem için, o yol tam bir firma/müşteri cennetiydi. sayfalarca yazdım firma isimlerini, sonrasında hepsinin başka şubelerle çalıştığını öğrenmek keyfimi kaçırmış olsa da, yeni yerler görmek keyifliydi.


darıca hayvanat bahçesine gitme girişimi çok riskli oldu bizim açımızdan, orası kokuyor diyenler oldu, çok kötü diyenler oldu ama benim sevdam bizi oralara kadar götürmeye yetti. dehşet bir kalabalık vardı, giden insan profili oldukça düşüktü. türlü türk esprilerine maruz kalan hayvanlar aslında daha fazlasını hak ediyordu. kocaman devasa bir hayvanat bahçesi, kuş çeşitleri sonsuz diyebilirim. fil göremediğime üzüldüğüm hayvanat bahçesinde en sevdiklerim, boz ayılar ve dev kaplumbağa oldu. 200 yıl yaşıyor olmak nasıldır merak ediyorum, dev kaplumbağa o haliyle 200 yıl geçiriyor aslanlar, kaplanlar her zamanki gibi en çok ilgiyi alıyor. yırtıcılara acayip bir merakımız var, timsahların beslenme saatine denk geldiğimiz için şanslıydık ama fazlasıyla kokan bir bölüm. devekuşları sonsuz iticiydi diyebilirim, lamalardan su aygırlarına, baykuşlardan akbabalara kadar tonlarca çeşit hayvan görüp kendimizden geçtik.







puhu baykuşunun adı, sadece "puhuu" diye ses çıkardığı için böyle konmuş. simplicity is the best. 


işte dev kaplumbağa, yanındaki de standart boydan yine de büyük bir kaplumbağa. 
dev kalumbağamız yanlış hatırlamıyorsam 92 yaşında. 





bu pazar diğerlerine hiç mi hiç benzemedi!  yazı kısa, fotolar seyirlik olsun.

#214

tıpkı onun hazırladığı gibi.. viski kadehinde kavunlu keglevich, kokusu içmeden sarhoş etmelere yeter, arka fonda norah jones, love me tender diyor. gerginim, herkesin hayatını bir şekil yaşaması, hep benim kendimi adapte ederken buluşum canımı sıkıyor. bardağı sertçe yerinden kaldırıp dudaklarıma götürdüğümde, hep aynı irkiliş, buzlar dudaklarıma değdikçe serinliyorum. sakinleşeceğim söz, önce bu kadehi devirmem lazım. %20 alkol damarlarımda bi' gezinsin, hala gergin olabiliyorsam, tatile çkarım.

ikinci şarkı,  sunrise. daha sakinim, parmaklarım yavaşladı. artık hikayeler anlatabilirim, ama öncesinde bu lanetli posttan kurtulup yeni bir sayfa açmam lazım.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

#213

birkaç hafta öncesinde cumartesi sabahı soluğu sade kahvede aldıktan sonra, yeni açılan doubletree by hiltona gittik, otel yepyeni. hemen soluğu odamızda aldık, aynalarla dolu koridordan geçerken aynaların üzerine yapıştırdıkları bambu sticklerlarına bayıldık. oda hayalimizin ötesindeydi, kocaman bir camdan  kadıköy iskelesini gördük, koskocaman bir yatak, üzerinde 8 tane yastıkla büyükçe bir televizyonun ve dvd playerın karşısında duruyordu. hemen üstümüzü değiştirdiğimiz gibi, bikini/mayolarımız giyip terasta bulunan havuzun yolunu tuttuk. terasında 360 var, gece güzel bir istanbul manzarasında yemek yemek mümkün. havuzu ufacık, dışarıya da açık olan havuzun girişi 100 TL, olası taleplerin önünü kesmek için yapılmış. havuzun her yerini 1.59'luk bana bile boy veriyor, girişteki merdivenlerin orda jakuzi var. mojitoları aldığımız gibi, kendimizi keyiften keyfe vurduk. iyice güneşlendikten sonra akşam üstü kadıköye doğru yol aldık. baylan pastanesinin önünden geçerken, home tv'de yapılışını izlediğimiz macaron towerı gördük, sonra da çiyada aldık soluğu. o sıcaklar içinde kebap yemek çok mantıklı bir hamle olmasa da, kireçte kabak tatlısıyla meşhur bu yeri ondan saklamak istemedim.

o kalabalık menü içerisinden tek bir şeyi seçebilmek zor oldu ama sirinan kebabı yedim. 9.9 şiddetinde tavsiye edilesi bir lezzetti. odaya dönüp de yatağa uzandığımızda, dvd playerda incir reçeli vardı. hani şu sinemada bir iki hafta kalıp da, vizyondan kalktıktan sonra kıymeti bilinen filmler serisinden. birlikte filmi izledik, yer yer gözlerim doldu da çaktıramadım. filmin sonunda gözyaşları içinde sırtımı sevgiliye döndüğümde anladı, onun yanında ağlamak zayıflık gibi gelmiyor, bu duygusal hallerime gülüyor, kahkahalar atıyor sinir bozucu şekillerde, sonrasında gelip bir sarılıyor, bütün dertleri savuşturduğunu hissediyorum.

sabah kahvaltısı da çok başarılı olan otel, istanbulda kaldığımız adaları da sayarsak altıncı otel olarak kayıtlara geçti.

12 Ağustos 2011 Cuma

#212

cumartesi sabahı gözümüzü açar açmaz, eşyalarımızı toplayıp önce hisardaki sade kahveye kahvaltıya gittik. hisarın dibindeki kahvaltı yerleri içinde bence en güzeli hep nar, belki biraz garsonları küstah, belki biraz devinim hızlı ve müşteri çok umurlarında değil ama yine de en keyifli kahvaltı tabağı onların. fincan ilk açıldığı zamanlarda çok şahaneydi, sonrasında büyüdükçe büyüdüler ve eski sevimli halleri kalmadı. pastane işi tutuyor, kahvaltı yerleri tutuyor ama bu mekan sahiplerinin zincir olup büyümektense, kadıköydeki baylan pastanesi gibi, koşuyolundaki ceviz ağacı gibi tek kalıp niş olmayı becerebilmesi gerekiyor.



*kahvaltıdan bir kare bulamadığım için bunlar namlı gurmedeki eski bir kahvaltıdan kalma kareler

kahvaltımızı ederken masaya dışardan bir kadın yanaştı, açık buğday tenli, sarışın küt saçlı renkli gözlü bir kadındı. daha önce hiç rastlamamıştım, elinde siyah bir poşet, kalem sattığını söyledi cross kalem, çok meşhurmuş bilirmişim öyle dedi, beş liraya alıverdik birkaç tane. 99 depreminde kolunu kaybettiğini söyledi, sigorta karşılamadığı için koluna protez takamamışlar, omzundan dirseğine kadar dikiş atılmıştı, amerikan koleji mezunuyum dediğinde, tereddütsüz inandım. sonra da içime vicdan azabı çöreklendi, her şey insanlar için derken, çok fazla şeye sırt çevirdiğimi fark edip, kendime kızdım.

kahvaltı sonrasında soluğu modanın yeni oteli doubletree by hilton'da aldık, ama otel macerası bir sonraki yazıya kalacak.

#211

yarın sevgili geliyor dediğimde ayın 27siydi.. iki haftayı devirip sevgiliyi uğurladıktan sonra tekrar yazabilecek durumdayım. 28.07 bizim ikinci senemizdi, her şeyin başlangıç noktası saydığımız, öylesine seçtiğimiz birgün. özel günlerle pek aram yoktur, kutlamayı çok sevmem ama neden bilmem aklımdan da atamıyorum böyle günleri, illa bir yer ediyor istemsiz.

sevgili perşembe geldi şehrime, öğlen işyerime uğradı ayaküstü gördüm, sonrasında bir akşam yemeği ve sinema ile gelişini kutladık. le nom des gens beklediğimiz kadar iyi olmasa da, parçalı bulutlu güldürdü bizi.


ertesi gün haftanın yorgunluğunu suada fish'te attık diyebilirim. adaya gitmek için kuruçeşme iskeleden sürekli bir tekne hareket halinde oluyor, insanların şıkır şıkır giyinmiş halleriyle, o topukluların tepesinde tekneye sığışıp, boğazın bir kısmını aşıp elit adaya vardık. galatasaray adasına buz ada diyen de var, su ada diyen de var, neye göre kime göresini anlamam mümkün olmuyor ne yazık ki. suada fish keyifliydi, boğazın ortasında olmaktansa, yakalardan birinde deniz kenarında olup manzaraya dalmak daha keyifli bencesi. benim deniz mahsülleriyle pek aram yok, oldum olası deniz kokusu rahatsız eder beni yemeğe karışınca, ama birazcık atıştırmaya cesaret edebilecek kadar güzeldi.


yemek, manzara, servis, bizim fotoğraflarımızı çekmeye doyamayan garson, tekne her şey çok güzeldi de, kuruçeşmede otoparktan taa iskeleye kadar topuklularla yürüyüşümü, ikinci yıl yemeği öncesi gerilişimizi ve hayatımda otoparka verdiğim en yüksek tutar olan 18 tl'yi asla unutamam sanırım.

bu tatlı cumanın ardından, kendimizi sonsuz yorgunlukla eve attık.