28 Aralık 2011 Çarşamba

# 240

bak dostum buna şans derler,

eğer sevgilin askere son anda apar topar gidiyor, bir anda ona kıbrıs çıkıyorsa. sen önceden kıbrısa biletlerini alıp bunu tatil mevsimine denk getirebiliyorsan. sevgilinin askerden dönüşü, ikinizin de doğum günlerine yetişiyorsa. yemin töreni geriye çekildi diye üzülüp, yemin töreninden mahrum kaldım diye hayıflanıyorken, yeni yıla askerdeki sevgiliyle girme fırsatı ele geçiyorsa. kısıtlı maddi imkanlarına rağmen, çevren gönlü zengin insanlarla doluysa. arkadaşların komik ve güldürme ustasıysa, girdiğin her mekanda herkese uygun bir hikayen varsa ve insanlar seni seviyorsa, korkma daha da kötü bişeycikler olmaz sana, şanslısın demektedir.

sevgili 2012 halimden pek memnunum, azcık daha para, adil bir iş hayatı düzeni sunarsan  canıma minnet. spkdan birkaç ders geçmiş olursam, birazcık daha dostlarıma yakın olursam ve sevgili de istanbula taşınırsa, söz sükunetimi ve uysallığımı korumaya devam ederim.

ah bir de unutmadan, lütfen azcık çenemi tutmama yardım eder misin? sürekli söyleniyorum !

# 239

koskoca 30 ay = 2,5 yıl olmuş.

vallahi bize pes, hangi ara devrildi yıllar. hikayeler biriktiriyoruz, koş gel, bekliyorum.

20 Aralık 2011 Salı

# 238

sevgili askerden dönene kadar, şafak geri sayımlı başka bir blogda faaliyetlerime devam ediyorum.
bir de 2011 yılı içinde beni hayal kırıklığına uğratıp üzmüş olanlara, şimdiden korkunç bir 2012 diliyorum.

ps* hayatımda aldığım en en kötü yılbaşı hediyesi, düzeltiyorum en en kötü hediye için de, ismi lazım değil x kişisine buradan ayrıca berbat bir yıl diliyorum.

- artık insanları sevemiyorum.

18 Aralık 2011 Pazar

# 237

kabristana gittiğimde mezarının başında gözlerim dolu dolu sorduğum tek soru "ben iyi bir insan oldum mu sence?" oldu, sorum yanıtsız kaldı.

.. keşke yanıtını duyma şansım olsaydı, nolurdu rüyama gelsen, birazcık laflasak.

9 Aralık 2011 Cuma

#236

aman birkaç ay geldi, birkaç hafta kaldı derken birkaç saat kaldı sevgilinin askerlik yapacağı yerin açıklanmasına. bir şeyleri bekleyerek geçiriyoruz zamanı, hep bir umut, hep bir bekleme, o an gelip de çattığında yerine hemen yenisini ekliyoruz  askere mi gidiyor, önce bekliyoruz sınava girsin diye, sınava giriyor, açıklansın diye bekliyoruz açıklanınca teslim olsun diye, teslim olunca yemin töreni diye, sonrasında acemilik bitsin diye en sonunda gel tezkere tezkere. hiç asker yolu beklemedim, daha önce kimseyi beklemedim de zaten. öyle bir sevmek ki, neden bilmiyorum beklemesi bile güzel. çokça kez ya bu sevgi dediğin hiç azalmıyor, acaba azalıyor mu, yaşlanınca mı azalır derken hep daha çok severken buluyorum kendimi. bazen geriye dönünce "nasıl yalnızdım daha önce" derken buluyorum kendimi, insan her şeye alışıyor zor da olsa.. yalnızlığına, yeni birine, onsuz olmamaya, sonra onsuz olmaya..

yarın sabah yine an.kara yollarını tutuyorum, bu sefer biraz sessiz bir gidiş olacak, sadece onunla olup, gönlümde veda etmek istiyorum ona, hoş veda dediğin ne zaman gönülden oldu ki..

pazar günü vedalaşacağım onunla, sonra da 150 günü saymaya başlayacağım, büyük bir iddiamız var doğum günü mayıs ayına kadar. kış bitip de bahar geldiğinde, tam da tatlı tatlı yaza geçerken geliyor yanıma, kaldığımız yerden devam ediyoruz. biz, hep biziz. öylesine eminim halimizden.

1 saat 10 dakika kaldı açıklanmasına, öss sonuçlarından, kpss sonuçlarından bin kat daha heyecanlı bu bekleyiş.

30 Kasım 2011 Çarşamba

#235

niyesini sorma, aralık ayını bekliyordum. tam yaz çocuğu olduğum halde, bu sene kalbim aralık için çarpıyordu. evimizde birinci senemiz dolmak üzere, ocak ortalarında tam 1 yılı devirmiş olacağız. istanbula taşındığımdan beri öyle çok şey değişti ki, iş hayatı beni değiştirdi, arkadaşlarım değişti, dostlarım aynı kaldı, aşk beni en çok değiştirdi.

eskiden saçma sapandık sanki , çocuktuk daha doğrusu şimdiyse değişti dünyamız, cddi şeylerden konuşur olduk, her şeyi bilir sanırken kendimizi, şimdi neyin doğru olduğunu sorgular olduk. hayalperesttik bence en önemlisi, şimdi gerçeklik ağır bastı. hangisi daha doğru bilemiyorum, bir yandan içinde eski kırıntıları taşımak mı yoksa hepsinden sıyrılıp tamamen olgunluğa doğru adım atmak mı ?

aralık ayında iki hafta üstüste ank.araya gidiyor, sevgiliyle vakit geçirip, onu askere uğurluyorum, sonraki hafta spkya girip, en nihayetinde ev arkadaşım baş çiçisanla birlikte kalıyoruz. iki asker uğurlandıktan sonra, bu evin nasıl bir yer olacağını çok merak ediyorum. çok feminen, çok spor dolu, çok yeni tarifler ve dizilerle dolu olacak, hissediyorum.

en güzeli de aileyle geçirilen vakit olacak sanırım,

aralık, hoşgeldin.

20 Kasım 2011 Pazar

#234

birkaç kim dolu satırım var. kusmasam olmazdı.

kötü zamanında yanında olmak istediğim, bana işe yarar hissettirmesinden ziyade, gerçekten deiyi olmasını istediğim biri var. tatlı bir geçmişle bağlı olduğumuza inandığım, ama nedense onu inandıramadığım biri var. yaş 25, bahaneleri ne aklım, ne kalbim yutuyor ama dilim kusma raddesinde değil henüz. herkesin hayatı kendine diyorum, tam ipleri bıraktığımda, onun ipe tırmandığını görüyorum. ucundan yakalıyor, sonra tekrar inişini görüyorum. ben artık o ipi tutmak da istemiyorum.

riyakar olmasaydı, tatlı geçmişi uzatırdık. insan dediğin eşref-i mahlukattır, eşref dediğimde şerefli bir şey..

19 Kasım 2011 Cumartesi

#233

yine kulakta adele, kalpte sevgili ve eski dostların/görüşülmeyenlerin birbir su yüzüne çıkması. bugün grupanyadan fırsat ile aldığımız günlük fener & balat turuna katıldık. istanbulun yerlisi olmadan önce, turisti olmak istiyorum, sanırım kendimi uzunca bir süre buna adayabilirim. 6 saat aralıksız yürümenin ardından, eve gelip sızdığımda bile rüyamda hala istanbulu geziyordum. istanbul tarif edemeyeceğim hisler kadar, kelimelerimin bittiği yer kadar güzel. daha nice turlar, hikayeler bekliyor bizi. ilk durağımız taksim / pera olacak, oraları öğrenip sonra diğerlerine devam edeceğiz, bencesi bir sonraki de boğazdaki tur olur, hangi yalı kime ait, hangi dizi nerede çekiliyor, agatha cristine'nin bir zamanlar kaldığı otel hangisiymiş vs vs.


bugün geride kalmışken, elde bir insanı dertlerinden çekmiş olmanın mutluluğu, newyorker olma yolundaki u. ile 3,5 saat konuşup 20 dakika geçtiğini sanma, güzel film tavsiyeleri kaldı. ah bir de eski sevgili konuşup, onun neden "eski" olduğunu anlamanın iç rahatlığı.

bir de yalnız yaşamanın hüzünlü tanımı döküldü parmaklarımdan " çay demlemek yerine, poşet çayla idare etmektir yalnız yaşamak." onunla yaşamak istiyorum artık.

13 Kasım 2011 Pazar

#232

kurban bayramını bile geride bırakarak, kasım ayını bitirmek üzere hızla ilerliyorum. bazen zamanın hızın yetişemediğim oluyor, hani ensevdiğin an bir anda biter de, dersten sıkılıp tenefüsü beklerken dakikalar geçmek bilmez, aynen  o hesap benimkisi.



bayram tatili olsun diye günleri saydıkça saydım, sonra bayram oldu ve balon gibi hemencecik söndü. balondan arda kalanlar ise, aşk dolu güzel bir hafta ve istanbul turu oldu. fransada yaşamış ve interraile gitmiş biri olaraki bir türlü istanbulun hakkını veremediğimi düşünüyorum. istanbulda nerede kahvaltı yapılır, en iyi türk kahvesi nerede içilir, kapalıçarşının en iyi takıcısı / dericisi  sahtecisi kimdir, ilk yeraltı camii nerdedir, vapura binip de iki kıta arasını geçerken görünen camiler hangisidir, tarihi yarımadada neler vardır, istanbulun gezilecek yerleri nerelerdir sorularına verecek yanıtlarım yok gibi hissediyordum. belki çok alakasız yönlerini biliyordum istanbulun, ama turist gözüyle bakmayı bir türlü beceremiyordum. nihayet sevgilinin son gelişiyle birlikte kendimizi yollara vurduk. yine tam anlamıyla istanbulu kavradığımı düşünemiyorum, ama zamanla hepsini yalayıp yutmak niyetindeyim.


vaktimizin çoğunu sultanahmete geçirdik diyebilirim, gülhane parkından tut, ayasofya müzesine, hürrem hamamından tut, sultanahmet camiisine, yerebatan sarnıcından alman çeşmesine, hopon hop off turist otobüslerinden, meydandaki sahlep satanlarına, yılanlı sütundan ibrahim paşa sarayına kadar iyice sindirdik sultanahmeti. beyazıt / kapalıçarşı ve mısır çarşısı bayram sebebiyle kapalıydı ne yazık ki.
bence sultanahmet camii ayasofyaya binbasar, her ne kadar daha süleymaniyeyi görmemiş olsam da, çiniler beni aldı götürdü. meydanda en beğendiğim yer, alman çeşmesi oldu, küçük bir sunak ve içinde düğün yapma hissi uyandırıyor bende.

muhteşem yüzyıl dizisinden sonra, çıkan trendler ile, kanuninin hürrem için yaptırdığı hürrem hamamı da tekrar hizmet vermeye başlamış, giriş 70 euro / 140 tl. ortalama bir hamamdan her şeyiyle 40 a çıkıldığını düşünürsek, büyük paralar bunlar ama buna rağmen inanılmaz bir rağbet var. hamamdan çıkanların söylemine göre, muhteşem bir deneyim hürrem hamamı. altın kaplama musluklar, hamam tasları, ipek peştemaller, zeytinyağlı sabunlar ve köpük masajı bütün bu paraya değiyormuş. takip edilirse fırsattan yararlanılarak da gidilebilir, "param olursa yapılacaklar liste"me bunu da hemen ekliyorum.

sultanahmette ispark sağolsun bisiklet de kiralanıyor, tam bir turist cenneti, yolları da çok müsait bir sonraki gidişimde bunu da denemek istiyorum. sultanahmet meydanında four season oteli bulunuyor, eski hapishane olan otelin yanında, seven hills diye bir otel var, tepesindeki terası ve restoranı muhteşem. aslen balıkçı olan mekana, havalar güzelken gidip, terasta boğaz manzarasının tadını çıkarmak gerekiyor. tabii gitmişken, eski usül macun yemeden, sahlep içmeden ve sultanahmet köfecisinden köfte yemeden dönmek, pek ayıp olur.

ps: hop-on hop-off turist otobüslerine biniş 19 euro / 38 tl. otobüsler aynı hat üzerinden saat başı geçiyor. alınan biletler 24 saat geçerli, istediğiniz durakta inip, istediğiniz otobüse binme lüksüne sahipsiniz, bunu denemek de "param olursa yapılacaklar liste"mde yer alıyor. yurt dışında olsam 19 euroyu çatır çatır veririm de, burda 19 euro karşılığı para vermek ağrıma gidiyor.

30 Ekim 2011 Pazar

#231

son üç günüm sadece tek bir şarkıyı dinleyerek ve her defasında dolu gözlerle "seni çok seviyorum" temalı mesajar göndererek geçiyor. neden bilmiyorum, bu şarkı sadece sevgili nezdinde değil, arkadaşlar nezdinde de içimi hırpalıyor. - adele, someone like you-

haftasonu ankaradaydım, dolu dolu geçen two and a half day oldu benim için. cuma günü erkencikten ataşehirden yola çıktım, bi saat otobüs bekleme süremle birlikte, 5 saatlik yolu 7,5 saate aldığımı söylesem, biraz ilkel olur sanırım. bol bol okudum, uzun zamandır aklımda olan satırların arasında akıverdim, çoğunda elimi ağzıma kapatıp "yok artık" nidalarına büründüm içten içe. kitabın bir kısmını otobüste bir kısmını dönüş yolunda uçakta, tekrar otobüste, takside okusam da bitmedi. sanki sonsuzmuş gibi, bir an evvel de bitmesini dilermişim gibi bir kitap iskender. ne tam ısındım, ne nefret ettim. ihanet altındır tadında, araya  başka kitapları serpiştirdim ama dönüp dolaşıp yine iskenderi bitiremedim, şimdi son 78 sayfa artık ne kadar sürünecek elimde, göreceğim.

ankara sanki hiç değişmiyor, soğukluğu dudaklarımı kavurup yara yapsa da insanı yormayan bir sakinliği var ankaranın. istanbulun keşmekeşinden uzak, sakin, telaşsız istanbulda hayat sanki hep bir yere yetişmeye çalışıyor gibi hızla geçiyor. cumartesi günü aile saadetinde saat 12lerde bitmek bilmeyen bir kahvaltıyı babamla üç beşlik tavla ile süsledim, sonrasınd uzun uzun muhabbet ettik gözyaşlarıyla, babam bile ağladı. bu kadar uzun zamandır, yük taşığımı ben bile gözyaşlarına boğulurken fark ettim. sonrasında tatlıya bağlayıp hikayemizi, kardeşle alışverişe/ yemeğe çıktık. aramızda sekiz yaş da olsa, sanki büyüdükçe yaş farkımız kapanıyor, artık 5-6yaşmış gibi, nice zaman sonra 3-4 gibi olacak ve sonrasında hep denkmişiz gibi olacak ama ablalık misyonumdan vazgeçebileceğimi sanmıyorum.

cumartesi akşamını yeni evli arkadaşın ev ziyaretinde geçirdik sevgiliyle, ne kadar evlenmem bana göre değil desen de, evli birinin yanına gittiğinde anlıyorsun o hayatın da güzellikleri olduğunu. bana  hala, ne kadar ertelersek, yaşayacak o kadar çok şeyimiz olur gibi geliyor. elimiz pastamızı alıp gittik, 4 + 1 evin içinde, iki kişi yaşamalarına, iki odalarının boş olmasına aldırış etmedik. tatlı tatlı sohbet ettik, anılarımızı tazeledik. istanbulda bi hayat kurmuş olsam da, aklımı orda bırakan çok insan var, insan istiyor ki sevdikleri hep yanında olsun. ü apansız sordu akşam, kalır mısın bizde dedi, adettendir yeni evlinin evinde kalınmaz ya, eşi de kal hadi dediğinde, belki de evlilikerin değiştiğini düşündüm, ama içindeki eski kafalı izin vermedi kendime, kalamadım. ü. çocuk gibi bozulup, o zaman size kahvaltıya geleyim dediğinde,  hiç hayır diyemedim.

pazar kahvaltımız, özlem dolu cümlelerle ve bol gözyaşıyla, kadınsı muhabbetlerle geçti. annemin de bu konuların içinde olması, büyümemizin kaçınılmaz yanıydı.

ben ankaradan dönmeyi istemedim bu sefer.

23 Ekim 2011 Pazar

#230

sevgili ile geçen günlerin ardından, birkaç gün işyoğunluğu ve stresi ile boğuşup, cuma günü annemi ağırladım. kamilkoçun dönüş 1 tl bilet kampanyası ile gelip gitti. cuma akşamı ona sevgilinin aldığı "çalışan kadının yemek kitabı"ndan cevizli kabak kavurma yaptım, bir de hayatımda ilk kez deneyerek soğanlı tarhana çorbası. ya gerçekten çok beğendi, ya da kendi sahamda beni üzmemek için beğenmiş gibi yaptı, bilemiyorum. cuma yemek sonrası teyzemleri ağırlayıp, keyiflisinden koca bir demlik çay demledik, sigaraların biri yandı biri söndü, kahkahalar otoparkı çınlattı ve saat ikide sızıp kaldık.

cumartesi sabahına, o çok meşhur böreği yapıp kahvaltıya gittik, aile yemeklerine kahvaltılarına çocukluğumdan beri bayılırım. ben kendimi bildim bileli, bizim ailemiz hep kalabalıktır, bir araya toplanmalarımız min sekiz ile başlayıp 30-35lere kadar çıkıyor. nerde çokluk orda bokluktan ziyade, kalabalık aile candır mottosu ile ilerliyoruz hayatta. hepimizin eksileri var, sevmediğimiz yönlerimiz illa ki çok ama bir arada dururken, kabullenmeyi öğreniyoruz.

teyzem sabah kahvaltısına renk verip, reiki dersinde öğrendiği nefes alıp verme tekniklerini börekler ve sucuklardan sonra bizimle paylaştı, gülüşmelerimize bir başöğretmen edasıyla kızıp, tüm ciddiyeti ile bizleri terbiye etmeye çalışırken, bir şeyler kaptık nefesle ilgili.

cumartesi günü kahvaltı sonrası soluğu taksimde aldık, tünele kadar yürüyüp, galata kulesinin ordan hamursuz fırında biriken'in video gösterimini izledik, mini kahkahalar eşliğinde, enteresan tipler ile karşılaşıp, pek sevdiğim yazar özen yula ile ayakastü lafladıktan sonra, soluğu karaköyde aldık. orada bankalar caddesinde, kendi bankamı osmanlı tarihi içine gömülü halde bulunca, pek bir gururum okşandı nedensiz. gelen turistler bile, bankayı parmakla gösteriyorlardı. sonrasında tramvaya atlayıp sultanahmete gittik, eski cezaevi olan four seasons otelinin karşısında seven hills diye bir otel bulunuyor, onun restoranında çayları yudumlayıp, nautilus'un bitişiğindeki darix togni sirkine gittik kuzenlerle. darix togni su sirki olarak geçiyor, çocukluğundan beri pek sirk kaçırmayan ben, gönül rahatlığı ile darix togninin bugüne kadar izlediğim en iyi sirk olduğunu söyleyebilirim.

yavru bir aslan ile fotoğraf çektirdik, kucağımda yavru aslanı severken, cape town ziyaretimi de "param olursa kesin yaparım" listeme ekledim. pazar gününü de hala ile geçirip, azcık da cadde semalarında soluklanarak geçirdim.

en güncel havadis, sanırım sevgiliyi aralıkta askere gönderiyor olmak. "askere giden erkeğin, kız arkadaşı olmak" temalı yazıları önümüzdeki 6-7 ay boyunca küçük ipuçları eşliğinde bu blogdan takip edebilirsiniz. biz iki ev arkadaşı olarak, sevgililerimizi eşzamanlı askere gönderiyoruz.

"today is better then yesterday, tomorrow will be better then today."

#229

sevgili uzunca bir süredir istanbuldaydı, istanbulun tadını çıkarmak olgusunu yaşayarak öğrendik ama istanbul kocaman daha çok çok uzun bir yol bizi bekliyor.  o burdayken filmekimine denk geldi, önce gmall'da şeytanın ikizi filmini izledik bir perşembe akşamı, sonrasında uzunca bir yürüyüşün ardından, evimize geldik. cumartesi günü de beyoğlu sinemasında aşkın formülü yok'u izledik. asperger sendromunu konu alan adam filmini izleyip, bu hastalığa neden bilmem merak salmıştım. o yüzden de bu film ekimi benim için çok verimli ve güzel iki filmle dolu geçti. festival bitiminde evimizde şarap kadehlerimizi tokuştura tokuştura tost'u izledik. filmekimi biletlerinin çoğunun lalekartlılara satılmış olmasına en başta kızsam da, izlediğim iki filmin şahaneliği bütün bir festivalin bendeki eksikliklerini kapadı.

festival sonrası taksimde, hollystone ile buluştuk, blogger arkadaşlığı bazı insanlar nezdinde derinlere gitmeyi becerebiliyor, zaman aşımına uğramamış halde, uzun süre sonrasında dertleştik. o iş bulup istanbula döndü, ben de görüşmediğimiz zamanda olanları, istanbulun bende yarattığı değişimi anlattım. kendi kurduğum cümleler canımı yaktı bazı bazı "kime güvenip, istanbula geldiysem en çok onlar yüzüstü bıraktı beni" derken, gözlerim dolu doluydu. aslında kimseye de güvenip gelmedim, sadece burada olduğumda bol bol görüşürüm sandığım insanlar, hep yarı yolda bıraktılar. en sevdiklerimin zaten ankarada olduğunu anlamam için, sanırım orayı terk etmem gerekiyordu.

insanın en yakın arkadaşlarını kavraması, dostum dediklerini ayırt edebilmesi için, kendi düğününü tasavvur etmesi gerekiyor, en özel gün denen zamanda, yanında kimleri görmek istediğini sıraladığında fark ediyorsun her şeyi. iki senedir konuşmadığın insanı, düğününe çağırabiliyorsan, bil ki temelin sağlam.

bir yanım büyüyor, bir yanım hiç sorumluluk almadan kaçmak istiyor, sonunda bu döngünün içinde hızlıca günleri peşpeşe dizip yaşıyoruz..

15 Ekim 2011 Cumartesi

#228

ekim gelsin sabırsızlanıyorum demişim bir önceki yazıda, çaktırmadan ekimin ortası oluvermiş yokluğumda. babam geldi, onunla vakit geçirdim. babam burdayken, işten çıktığım bir akşam h.alama gidiyordum akşam yemeğine, çılgıncasına kalabalık bir otobüse bindim, otobüsün en arkasında kapının tam dibinde, su yüzeyine yaklasan balıklar gibi tıkış tıkış hasanpaşaya kadar geldim. tam kapı açılırken ayağımın üzerinden geçti, tarak kemiklerimi tek tek hissetim, içimi kavuran bi acıdan sonra tansiyonum düştü, bi anda buz gibi ter damlaları dökülmeye başladı yüzümden ve sonra ilk durakta atlayıverdim otobüsten. kendimi zor attım, kocaman mantarlardan birinin üzerine oturup, kustum. sarhoşken bile eve sakince döndüğüm akşamlardan sonra, böylesine bi acı yüzünden, o halde olmak ağrıma gitti. nerdeyse bir buçuk senedir istabulda tek yaşıyorum ve yalnız hissettiğim ilk gün bu oldu. aklıma ilk gelen aranacak kişi ise yine babamdı, eminim ki kimi arasam yetişirdi, ama yine de sadece babamı aramak istedim.

istanbul güzel, istanbul keyifli ama insanı kendi içine kapatan bir yanı var, hırslandırıyor, yalnız bırakıyor, yersiz bir gurura sevk ediyor, kızdırıyor,sonrasında yine başa dönüp sevdiriyor kendini.

her şey hep kolay, hep yolunda olacak değil ya. böyle böyle istanbul seni kendinle yüzleştiriyor.

25 Eylül 2011 Pazar

#227

yalnızlık girişimi vol. #1

bugün kendime bir şeyler yapabilmeyi denedim, en azından birazcık yürümekle başladım. önce koşuyolundan çıkıp nautilusa yürüdüm, düşünmeye çalıştığım şeylerin hiçbirine odaklanamadım, kafam dağıldı, yüzüm güldü affettim. kendimi alamayıp hasanpaşaya doğru devam ettim, sonra minibüsle büyük teyzeye kahvaltıya gittim. 87 yaşındaki birinin ilkokul dördüncü sınıf anılarını dinledim, 12 yaşında babasına suböreği açışına şaşırdım ve sonra zamanda yolculuktan sonra günümüze geldim. çeşitli düğünler dinledim, onların gözüyle modern dünyaya baktım sonrasında göztepeden çıkıp, erenköye kadar yürüdüm. neden bilmiyorum yürümek yetmedi bugün. forrest gumpın run forrest run sonrası durmak bilmeyen hali gibiydim. halayla buluşup babanneyi de alıp, üç nesil bi aradalığın sefasını sürdük.  koçtaşa çiçek bakmaya gittik sonra, türlü çiçek türleri arasında dolanıp aradığım şeyin ne olduğunu bulmaya çalıştım ama hiçbiri içime sinmedi. çiçek desenli saksılarında erica denen bir çiçeği beğendim, ama saksıların küçüklüğünden vazgeçip öylece bırakıverdim onları.

eve elim boş dönmüş olsam da, aileyle geçen bir haftasonu bana iyi geldi. özgürüm rahatım demek iyi hoş da, insan ailesinin yanını özlüyor, belki yanlarındayken çabuk sıkılıyor ama yine de özlüyorum.

eylülün son haftasına girdik, tatlı bir sevinç içindeyim. hemen ekim olsun istiyorum, h.alama süpriz ba.ba.m gelebilirmiş beşinci k.emoterapiye yetişmek için. zaman hızla geçerken, bu hafta kendime sözüm verilesi bir kilo bol yürüyüş ve iskenderin bitişi oldu. deadline:  2 ekim/pazar.

24 Eylül 2011 Cumartesi

#226

Kırılmaz bir kalp isterdim.

#225

günler peşisıra devriliyor, iş açısından kötü bir haftaydı, hem ekip olarak eksik çalıştığımız hem de benim hata yaptığım cuma ile sonlandı. problemlerler çözülmez değil, benden kıymetli mi, nolcak ki hata yapa yapa öğrenilir vs vs ama insan stres olmaktan kurtaramıyor kendini. 35imde büyük ihtimal ülser olmuş veya egzaması cosmuş bir karaktere dönüşebilirim. hayatta bazı şeyleri takmamanın yolunu öğrenebilmeyi isterdim, bazı insanlar nerede yetişiyor da bu kadar umursamaz oluyor merak ediyorum, veya insanlar bu kadar çok şeyi nerden biliyor. yine körelme dönemleri nüksetti, belki de hayat için, bişeyleri başarmak için kendimizden çok veriyoruz, sonra verdiklerimizi yerine koymak için daha çok çalışıyoruz olamaz mı? *fight club kafası.

içimde bir olumsuzluk, bitmedi gitti eylül ayı diyorum. halbuki ekim nice güzelliklere gebe, önce filmekimi başlıyor, sonra kuzen geliyor bienaldeki bir gösteri için taa parislerden, sonrasında an.kara yolları, kasım dediğin bayram üstü eğitim zaten, hoop aralık. derken b.nin sevdiceğini askere uğurlayıp, ocak ayında eve çıkışımızın birinci senesini kutluyor, 14 şubatla sevgililer gününü devirip hooop mart ayında adanaya gezmeye gidiyoruz. zaman hızla akıp geçerken, hayattan neler istediğime karar vermeye çalışıyorum, sanki tam ne istediğimi bilirsem almam o kadar kolay olurmuş gibi.

kafamda şöyle planlar var, her zaman istediğim ama hiçbi zaman beceremediğim sporu hayatımın içine, günlük rutinime dahil etmek, haftada bir kitabı devirmek, birazcık sosyal sorumluluk tadında, barınaklara gidip, sokak hayvanları için bir şey yapabilmek, istanbulu gezmek -tarihi yarımada özellikle- , sonunda bir yemek kursuna başlamak ve evde yeni şeyler denemek vs vs..

düzen dediğin kolay kurulmuyormuş, istanbula taşınalı 16 ay oldu, eve çıkalı 9 ay hala birtakım şeylerde eksik hissediyorum kendimi, bugün e. yaşam koçuna gitmem lazım dediğine, aklıma yatması bu sebeptendi belki. ne kadar büyük şeyler başarırsam başarayım, yine de kabıma sığmak bilmiyorum, yetmiyor, yetinemiyorum. doğru olan şey ne ise, karşıma en yakın zamanda çıksın, başka bir şey istemiyorum.

22 Eylül 2011 Perşembe

#224

19 eylülün üzerinden, kendime dönüm noktası bellediğimden beri o günü, pek de fazla bir şey değişmedi, sadece "sende bi ışıltı var, gözleri gülüyo" cümleleri dökülüyor herkesin ağzından. aşık mı oldun hayırdır diyen bile oldu, aynı insana birkaç kere aşık olabilmek söz konusu mu cidden? belki de uzaklığın getirdiği bir haldir, her defasında hep uzak ama aslında yakın, hep bihaber ama aslında hep haberdar bi şekil...

işten son bir haftadır 9da çıktığımdan, sadece iş çıkışlarında yürüdüğümle kalıyorum, planlarım başkaydı gerçeğim başka oldu ama zamanın olduğunu bilmek güzel. bu haftasonu aile ortamlarında geçecek kendimce, yarın akşama teyze/kuzen derken, cumartesi hoop halayla bi kahve, belki bi sinema yaparız efeyle, sonrasında pazar büyük teyzelerle kahvaltı.. keşke günün geri kalanı da evde geçse.

bir tutam cennet denen film, tam depresyonlukmuş kuzenin söylemesi, onu izleyip, iskenderi bitirmek geçer gönlümden pazar ama bakalım.

bugün eve yavru kedi aldık kapının önünden, köpek neyse de kedi zor zanaat, öyle atlamalı/sıçramalı hayvan kategorisi benim tarzım değil pek. azcık yedirdik, biraz fatmagül izlettik, uyuttuk, gazını  çıkarttık ve sokağa tekrar saldık. evin yolunu bilsin ama sokak kedisi olsun istiyoruz, dilerse gelsin, kışın başını soksun sokaklarda ıslanmasın diye, sonrasında yine de gidiyorsa buyursun sokaklar onun. eve alıştırıp sokağa atan canilerden olmak istemedik.

fatmagül demişken, televizyonda ng wild sonrası tek zevkim, belki de b. ile klasik haline dönmesinin payı vardır. hiçbir şey perşembe akşam planlarını bozamıyor, perşembe akşamları biz çayımızı demleyip, double dating yaptığımız kanepeye kurulup, kerime iç geçirmeye başlıyoruz. beren saatin rol yeteneğini takdir edip, izlemediğim aşkı memnu anııları eşliğinde birkaç saati deviriyor, son reklam arasından önce tam 11de çılgınca esniyoruz. vücut saati denen şey, bizim için tıkır tıkır işliyor, tam 11de esniyoruz.

sonrasında ise, tıpkı şimdiki gibi blog yazıp, sörfümüzü yapıp yatıyoruz. eylül ayı iyi başladı, kötü devam etti yarın cuma, son haftasına giriyoruz ve eminim ki ekim şahane gelecek sonbaharı sevmem, ama güzel şeyler getirecekmiş gibi hissediyorum bu aralar.

19 Eylül 2011 Pazartesi

#223

.... neresi açık adresin neresi yören?

19 eylülü miladım ilan ediverdim kendimce. öylesine büyük birgün olduğundan değil, başıma önemli şeyler geldiğinden de değil, sadece bugün, bugünün sabahında kafama taktıklarımı listeledim, canımı sıkan, beni son zamanlarda buruklaştıran şeyleri. beklediğim kadar madde çıkmasa da, kayda değer bir şeyler yakaladım.

beni son zamanlarda en çok üzen şeyin insanlarla ilgili olduğunu fark ettim, bir şekilde hayatına devam eden bir güruh insan var. bense hala insanların yaptıklarını/yapmadıklarını kafama takabiliyorum. bu işler böyle yürümez s. hanım diyerek silkelendim. ilk karar hayatta biraz bencilleşebilmekle ilgili, aslında tam bencil olmak da değil, üzerinde fazla durmamak diyelim. bir insan varsa vardır, yanımdaysa yanımdadır ötesine gidemiyorum. sosyal olmak adına, lüzumsuzluklarla hayat doldurmak faslı bitti. hemen bir liste yaptım bunun için de, iyisi mi düğünü düşüneyim dedim, kimler olmalı listede. çok uzun zamandır görüşmediğim, hatta konuşmadığım arkadaşlarımı da ekledim, bi baktım ki en uzaktakiler en yakınımmış meğer. annem söyleyip dururdu, büyüyüp daha çok insan tanıdıkça, çevren daha da daralır diye, şimdi tam olarak bunu yaşıyorum.

sporu hayatın içine almak var ikinci sırada, daha çok yürümek, daha çok daha çok..içimde tuttuğum o vadeye kadar, kafamdaki kadın tipine bürünmek var en çok. tam kim olduğunu nasıl olduğunu ben de tarif edemiyorum ama gün gelip de "hıh işte" diyeceğim bir an olduğunu seziyorum. bunun içinse verdiğim vade, 1 nisan. * bankacı olmayagör, her satırında bir vade söz konusu. o hedefe varana kadar ki duraklardan birinde, saçlarımı küt kestirmeyi düşünüyorum. kendime bir nevi armağan, dümdüz küt saçlar!

işle ilgili de öğrenmem gereken çok fazla şey var, baya bir eksik olduğum alan var, eğitimlerle destekleyerek ilerlemeye çalışıyorum. ekip çok kalabalıksa ve herkesin belirli bir düzeni varsa, fırsat bulup da iş öğrenip sonuçlandırmaya vakit olmuyor ne yazık ki, ama kendimi şiddetle geliştirmek niyetindeyim. önce elimdeki işleri tamamlayıp, sonrasında yeni firmalarımın talepleri doğrultusunda öğrenmeye başlıyorum.

okumak istediğim kitapları listeledim, çoğu son zaman bestsellerlarından oluşuyor, birazcık evrenden torpilim var, siktir et, meleklerle yaşamak kafası. belli bir alana kanalize olup, evde olmak istiyorum.
sonrasında halamla son iki kemoterapisinde daha sık vakit geçirip, yanında olmak istiyorum. halam bugün ona bahsettiğim annesini kanserden kaybetmiş arkadaşımı görmek istediğini söyledi. "onunla sohbet etmek istiyorum, bir kahve içelim" dedi. hemen  cumartesi günümü ona verdim. ailem uzakta olduğundan, kendimi buradakilere vermek, özellikle her zaman halamla olabilmek biçok şeyden öte benim için.

ilk başlarda, sanki sürekli bir yerlerde olsam, sürekli gezen olsam dışardan iyi görünür gibi geliyordu, şimdi kendi başıma bir hayatımın olması daha cazip geliyor nedense. arada ince bir çizgi var sanırım kendini içe kapamayla, kendi hayatını yaşamak arasında. ben yalnız başıma pek iyi şeyler başarabilir bir insan olmadığımdan, zorlanıyorum ama her defasında kendimi alıştırmaya çalışıyorum. mesela yakın zaman planlarım içinde, tek başıma bir kahve içmeye çıkmak bir de sinemaya gitmek var.

sevgilinin uzakta olmasının, aralarda kilometrecelerce yol olmasının bazı güzel yanları da yok değil, hiçbir şey yoksa bile kendinle daha fazla vakit geçirmek zorunda kalıp, kendini ister istemez tanıyorsun. sevgili eskiden çok yalnızdı, yalnız kalmayı severdi, ben de insanlarla olayım, sürekli bir kalabalık içinde yaşayayım isterdim. şimdi o yalnızlıktan korkar oldu, ben de insanlara tahammül edemez. her ikimiz de birbirimize karşı anlayışlı olalım derken körle yatan şaşı kalkar hesabına dönüp yerleri değiştirdik..

daha çok & çeşitli yemek yapmalıyım, istanbulu gezmeliyim, lomomla daha çok kareler yakalamalı, fener/balat taraflarını gezmeli, pier lotiye daha sık gitmeliyim, filmekiminde filmler izlemeli, sonra ankarada soluklanmalıyım. küçük kaçamaklar yapmalı, birazcık daha hareketli yaşamalıyım. sonrasında evimin tadını çıkarıp, birazcık soluklanmalıyım. daha çok yazmalı daha daha çok okumalıyım bencesi.

19 eylül biterken, adımlarımın hızlandığını hissediyorum.

16 Eylül 2011 Cuma

#222

bilmediklerimi artık öğrenmek de istemiyorum, doymuş gibiyim hayata.

yalnız kaldığım her an aklıma kötü düşünceler üşüşüyor, son zamanlarda kendimi yetersiz ve çirkin hissediyorum. yani spor yapmamak, sevgiliden uzak olmak, başarısız olmak gibi. kendimi işime ne kadar verirsem vereyim, sanki asla yetemiyor, doğru olan işi bir türlü yapamıyormuşum gibi. üstelik övgüler alıp, hızlı öğreniyorsunları duyarken.. bu aralar kafamı zengin insanlarla ve bi' şekil para kazanabilen insanlarla bozmuş durumdayım. bendeki bu "kendi ayaklarım üzerinde durmalıyım" tribi nerden geldi bilmiyorum, çoğu insan gibi rahat olup, başım sıkışınca annemlere danışabilmeyi isterdim, bense bokumla dövüşürcesine, inat ediyorum. sanki onlara ispatlamak ister gibi bir halim var, halbuki bu yükü artık çok da iyi taşıyamadığımı pazar günü kaçırdığım uçak yüzünden ağlama krizine girdiğimde anladım.

2012'de kıyamet kopacağından, artık öleceğimizden emin olsam, neye üzülürdüm emin olamıyorum. bi' seyşellere gidememek yakar herhalde canımı. hayatta istediğim her şeyi yaptığımdan değil de, sanırım artık yapılabilecek şeylerin sonsuz olduğunu fark ettiğimden. yaptıklarımızın yediklerimizin gezdiklerimizin her zaman biraz daha üstü var ve başkalarına yetişmek her zaman mümkün olmuyor, illa birileri birkaç adım önde olmayı, bişeyleri önceden yaşamayı beceriyor. sanki bize tanınan tek hak, başka insanların dünyalarını keşfetmekmiş gibi, dünyanın sundukları ile kendimizi özel hissetmemiz neredeyse imkansız.

ufak ufak başlıyor, önce temel ihtiyaçlarını alıyorsun, sonra eğitimini tamamlayıp işi buluyor kendi evini kuruyorsun, zorluklar bitince soluklanmak isteyip tatile gidiyorsun, sen tatilde çeşmedeyken birilerinin maldivlerde olması canını sıkıyor, heves edip güçbela bir fiat alıyorsun, köprüde yanından geçen porschelere eşşsiz güzellikteki primavelara takılıyor gözün, şükrediyorsun, sen iphone 4 aldım diye sevinirken, o 5in siparişini çoktan vermiş oluyor, sen öğrenip başardım sanırken, birileri onun dersini veriyor oluyor.. birileri sanki hep fazladan yaşıyormuş gibi.

bana kalan, ilk yapabileceğim şeyler yok mu sanki, kötü hissediyorum..

yine de, parçalı bulutlu mutluyum.

13 Eylül 2011 Salı

#221

duvarda lilleden türkiyelere kadar taşınmış kafete kuş stickerları, zigonların üzerinde herbiri ayrı bir yolculuğu anlatan içki şişeleri, masada herbiri ayrı bir özel günü anlatan kurutulmuş güller, filmler, yolculuklardan kalma dergiler. ikeadan alınma kocaman bir hasır sepetin içindeyse dvdler, poşet içinde satılanlardan..mevsim geçişlerine hazırlıklı bir polar battaniye ve sessizlik evimin şu anki durumunu özetliyor. bir hayvan almayı çok istiyorum bu eve, ama sonra o sorumluluktan tedirgin olup vazgeçiyorum, biliyorum ki yavru kediyi çok sevdiğim halde, büyüdüğünde tedirgin olacağım varlığından, biliyorum ki bir köpek alsam bakabilirim ama sonrasında bana ayak bağı olduğu zamanlar için ona kızabilirim. bilemiyorum, bu tür sorumluluklara henüz hazır değilim.

ben ki pazar akşamı, kendi elimde olmayan sebeplerle hayatımda ilk kez uçak kaçırdığım için gözyaşlarına boğulmuşum, böyle sorumlulukların da altında kalırsam, pek sağlıklı bir birey olacağımı sanmıyorum.

15inde fno nam-ı diğer fashion night out'umuz varmış, geçen sene caddedekine gidip, vakko önünde televizyonlara çıkmışlığım var ama kendime pasaport çıkartmak için para biriktirmeye söz verdim o yüzden hiç ama hiçbir yere çıkabileceğimi sanmıyorum. eylül ayı benim için bitmiştir, zaten zaz konser biletleri de tükenivermiş, ekim ayında festival dışında kafamı pek çıkaramam gibime geliyor. filmekimi filmlerimi de seçmedim henüz, zaman daralıyor. kendimi bir an önce kasımda sevgiliyle, sonrasında martta bir hafta sonu kaçamağı olarak adanada görmek istiyorum.. aldığım her şeyin ve çektiğim kredinin taksidi bitmiş olacak, ve ben de kendi başıma kurduğum evin birinci senesi gönül rahatlığı ile kutlayacabileceğim.

uyku bastırması.

8 Eylül 2011 Perşembe

#220

kaş yaparken göz çıkarmak deyimini anlatan birkaç örnek ekte verilmiştir, küveti çamaşır suyuyla temizleyeyim derken banyo paspasından ve ayak havlusundan olmak, masa örtüsü uçmasın diye üzerine cam küllük koyup, ilk rüzgarla küllüğün kırılışını duymak, soğuk su içmek için bardağı buzluğa koyup, unutmak, sonrasında kırılışını izlemek, arabada sevgiliyi öperken, öndeki arabaya çarpmak * tam da köprü trafiğinde*

koleksiyoner olmaya karar verdim ben, anıları biriktiriyorum.

#219

31 ağustos akşamında, çılgın bir trafikte b.nin arabasına atladığım gibi sabiha gökçen yollarını tuttum. istanbul trafiğinde araba kullanmak pek aşina olmadığım bir aktivite olsa da, üstesinden geliverdim. navigasyon cihazı olmadan yol bulabildiğim için kendimle gurur duyarken, karanlık yollarda korkuya kapıldım. sonra onu buldum, gelen yolcu bölümünde kocaman valiziyle bekliyordu. kırmızı arabamda gergin beni görünce yüzüne gülümsemesini yerleştirdi. onu sürücü koltuğuna, gülümsemesini kendime, valizini bagaja aldıktan sonra evimize geldik. kalbim öyle açık öyle açık ki sanki tek işim onu sevmekmiş gibi geliyor. korktuğum sevgilisi = hayatı insanlardan oldum, meğersem herkesin bir bildiği varmış. kızlara sinirlenirdim, ne zaman bişey yapmak istesek "sevgili" engeldi önlerinde, meğersem sevgili dediğin engel değil, onsuz bişey yapmaya gönlünün razı gelmediğiymiş.


perşembe sabahının tatil olmasını bilerek, ortaköye attık kendimizi. o çok sevdiğimiz boğaz kokusunu içimize çeke çeke house'da kahvaltı ettik. çılbır yedim, adını hep duyup da yemenin nasip olmadığı çılbır sabah kahvaltısı için o kadar ağır ki... brunchta tek başına yense yeridir, tabii içindeki yoğurt uykku üzerine uyku getiriyor. ordan kalkıp kanyona attık kendimizi, gezdik dolandık, sonrasında perfect senses'ı izledik. dram kelimesini tam anlamıyla yaşadık filmi izlerken, boğaza düğüm serisinden.


macrodan birazcık alışveriş yapıp, petshoptaki muhteşem chow chowu sevip, remziden 16 aylık ajandamı aldıktan sonra eve geldik. ilk kez gavurdağı salatası yaptım, tek başına yense bile doyurucu bi' salata oldu, pek bi' sevdik. ankaradan gelme ev eriştesini de yapıp, yemek üzeri hımbıllık ile uykuya daldık.

cuma sabahında iş olduğu gerçeğiyle perşembe gecesi yüzleştim, alarm kurarken parmaklarım titredi sonra cuma geldi, işyerinde hiç ama hiçbir şey yapmadan geçiverdi. akşamına ise evde şarap & film keyfi: the romantics. *katie holmes dawsons creek modundan hiçbir zaman çıkamıyor, istediği kadar tomkat olsun.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

#218

tahammülsüzlüğe erken başladım ben. birkaç  gündür annecikle minik kardeş bende kalıyor. kurulu bir düzene dışardan müdahele var ister istemez, çok "friendly" karşılayamıyorum bu durumu. sürekli bir trip yiyor, sürekli bir memnuniyetsizlik bildirimleri alıyorum. ben yorgunum, güniçinde iki toplantı üzeri bir bebek ziyaretine gidince insanın hali kalmıyor. sevgiliye yetiş, ona üzül, bişiler organize etmeye çalış, banyo yapacakken musluğun bozulduğunu öğren vs vs.

hayat her daim gülmüyor ama dış etkenlere tepkisiz kalmak imkansız.

hadi pazar olsun artık, birazcık gülüp eğlenmem lazım.

23 Ağustos 2011 Salı

#217

zaman yine çaktırmadan geçti, anneyle küçük kardeş geldi, halamın üçüncü kemoterapi zamanı geldi, hikayeler anlatıldı, işler yoğunlaştı, ama hep mutlu olundu.

şimdi yine bir pazar geliyor, sonrasında koskocaman bir bayram tatili ve sevgili yine burda. bu seferki yapılacaklar listemiz biraz farklı oldu. darıca hayvanat bahçesinden ve turkuazoodan sonra gönlümden yeni açılan tematik akvaryum geçiyor, metrobüse söğütlüçeşmeden binip hiç içmeden son durağa kadar gidip, sonrasında tekrar eve dönmek istiyorum.  şileyi ağvayı polonezköyü rivayı kerpeyi kefkeni görmek istiyorum. istanbulun tarihi yerlerini de gezmek istiyorum, gizli şeylerin hepsini su yüzüne çıkarmak istiyorum.

öyle yanyana uzanmışken ben kitap okuyayım o da haberleri okusun istiyorum.

günleri sayasaya bitirebilirim sanırım.


22 Ağustos 2011 Pazartesi

#216

o yokken nefes alamıyormuşum gibi.

haftaiçinde, tutturduğum televizyona bakmak için iş sonrasında önce optimumdaki dartye sonra da electroworldlere gittik sırayla, alabileceğimiz en güzel televizyonu almak için tek kaldığı viaporta gittik. haftaiçi bir akşamda o kadar uzak bir alışveriş merkezinin kalabalık olmasını beklemiyordum ama olağanüstü bir kalabalık karşıladı bizi. televizyonu arabanın bagajına koyduğumuz gibi lunaparka attık kendimizi, yerde yükselip kendi etrafında dönene bir alete bindik birlikte. yüksekten korkarım ben, oralarda işim neyse. ona güvendim, sanki yanımda olursa hiç korkmazmışım gibi, halbuki gözlerimi kapadım, eline sıkıca yapıştım, şaşkınlıkla öleceğimi sanıp ona sonsuz sevgi sözcükleri sıraladım, yüksekteyken göz makyajım aktı, simsiyah bir suratla indim. erkek olsaydım, yanımda öyle bir kız varken yine de onu sever miydim kestiremiyorum..

bir sonraki haftanın hafta sonunda, onun gitmesine sayılı günler kala cumartesi sabahı soluğumuzu beylerbeyinde, deniz kenarı mekanların birinde kahvaltıda bulduk. neden her haftasonu kahvaltasında hisarın oradaki yerlerden birine gittiğimizi bilmiyorum, avrupaya geçmeden de kahvaltı edilecek yerler bulmak mümkünmüş. böyle şeyler okumak istiyorum bu aralar, istanbulun en iyi 10 dans yeri, istanbulun en iyi 10 oteli, en iyi 10 manzara en iyi 10 kahvaltı.. en iyi 10 listesini satsalar kesin alan ben olurdum. bazen evime kapanmak, bazen de bu şehri keşfedebilmek istiyorum.


beylerbeyinde, ekli fotodaki gibi bir kahvaltı yaptıktan sonra merakımdan patlayayazdığım turkuazooya gittik. dalabilmeyi çok isterdim, türkiye standartlarının üzerinde bir yer yapılmış bence. barselonada ve valenciada gezdiğim katana kadar akvaryumlarla aşık atabilesi olan bir yerdi. beklentilerimin çok üstündeydi, dolaşmak, o bilgilerin hepsin okumaya çalışırken aslında hiçbirini alkımda tutamamak acı bir tecrübeydi benim için. anne ahtapotun hikayesi çok acıklı itici bir hayvan olmasına rağmen. sıradaki akvaryum sevdam, floryadaki tematik akvaryum olacak büyük ihtimalle. bir de grupanyadan aldığım dolphinarium biletlerim var elimde hala.


ikeada azcık ev alışverişi yaptıktan sonra, soluğu caddedeki kırıntıda aldık.iki arkadaşımızı da kaptığımız gibi, keyifli bi yemek yiyerek yan bahçenin sonsuz oburluktaki kedisi ile oynayıp eve döndük.

evdeki 101 faslında söz etmiyorum bile. kumarın kraliçesi olmak isterdim.

pazar günü de,sabah kahvaltısına çengelköye gittik, tarihi çınaraltı kahvesinde çılgın bir kalabalık içinde kahvaltı ettik. çaylar geldi, yemekler börekler dışardandı. herkes hazırlıklıydı, biz acemiydik ama ortama ayak uydurduk. bu mekan aslında süper babadaki fikonun yeriymiş, bilenler ordan biliyor. istanbulda gizli saklı sandığım yerleri aslında bilen bir güruhun olması sinirimi bozuyor. onlar da benim için aynısını hissediyordur ama bazen kendimi herkesten çok istanbullu hissediyorum, halbuki bildiğim yerleri hep aynı. koysan sirkeciden öteye gidebilir miyim emin değilim, bilmek gerekir mi ondan bile emin değilim. ama sanki bir şeyi tamamen bilmeyince, kendimi bomboş hissediyorum, az bilmek bana hiç bilmiyormuşum hissi veriyor.

pazar günü de ümraniye ikea yaparak günümüzü sonlandırdık. bu kadar sosyalliğin ardından, eve kapanmak en doğal hakkımızdı.

#215

yazdıkça yazasım geliyor, bardağımın dibini görüyorum, kafam yavaştan güzel. otururken değil de, ayaklandığım an anlıyorum. böyle yalnız akşamlara çok ihtiyacım oluyor bu aralar, insanlara karşı bir tahammülsüzlük bendeki.


doubletree macerasından sonra, pazar gününü darıca hayvanat bahçesinde geçirdik. sultanbeyli ismini bile duymadığım bir yerleşkeydi benim için, ama yoldaki tabela okuma huyum kurusun, yavaş yavaş aşina oldum. kurumsal pazarlamacı bünyem için, o yol tam bir firma/müşteri cennetiydi. sayfalarca yazdım firma isimlerini, sonrasında hepsinin başka şubelerle çalıştığını öğrenmek keyfimi kaçırmış olsa da, yeni yerler görmek keyifliydi.


darıca hayvanat bahçesine gitme girişimi çok riskli oldu bizim açımızdan, orası kokuyor diyenler oldu, çok kötü diyenler oldu ama benim sevdam bizi oralara kadar götürmeye yetti. dehşet bir kalabalık vardı, giden insan profili oldukça düşüktü. türlü türk esprilerine maruz kalan hayvanlar aslında daha fazlasını hak ediyordu. kocaman devasa bir hayvanat bahçesi, kuş çeşitleri sonsuz diyebilirim. fil göremediğime üzüldüğüm hayvanat bahçesinde en sevdiklerim, boz ayılar ve dev kaplumbağa oldu. 200 yıl yaşıyor olmak nasıldır merak ediyorum, dev kaplumbağa o haliyle 200 yıl geçiriyor aslanlar, kaplanlar her zamanki gibi en çok ilgiyi alıyor. yırtıcılara acayip bir merakımız var, timsahların beslenme saatine denk geldiğimiz için şanslıydık ama fazlasıyla kokan bir bölüm. devekuşları sonsuz iticiydi diyebilirim, lamalardan su aygırlarına, baykuşlardan akbabalara kadar tonlarca çeşit hayvan görüp kendimizden geçtik.







puhu baykuşunun adı, sadece "puhuu" diye ses çıkardığı için böyle konmuş. simplicity is the best. 


işte dev kaplumbağa, yanındaki de standart boydan yine de büyük bir kaplumbağa. 
dev kalumbağamız yanlış hatırlamıyorsam 92 yaşında. 





bu pazar diğerlerine hiç mi hiç benzemedi!  yazı kısa, fotolar seyirlik olsun.

#214

tıpkı onun hazırladığı gibi.. viski kadehinde kavunlu keglevich, kokusu içmeden sarhoş etmelere yeter, arka fonda norah jones, love me tender diyor. gerginim, herkesin hayatını bir şekil yaşaması, hep benim kendimi adapte ederken buluşum canımı sıkıyor. bardağı sertçe yerinden kaldırıp dudaklarıma götürdüğümde, hep aynı irkiliş, buzlar dudaklarıma değdikçe serinliyorum. sakinleşeceğim söz, önce bu kadehi devirmem lazım. %20 alkol damarlarımda bi' gezinsin, hala gergin olabiliyorsam, tatile çkarım.

ikinci şarkı,  sunrise. daha sakinim, parmaklarım yavaşladı. artık hikayeler anlatabilirim, ama öncesinde bu lanetli posttan kurtulup yeni bir sayfa açmam lazım.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

#213

birkaç hafta öncesinde cumartesi sabahı soluğu sade kahvede aldıktan sonra, yeni açılan doubletree by hiltona gittik, otel yepyeni. hemen soluğu odamızda aldık, aynalarla dolu koridordan geçerken aynaların üzerine yapıştırdıkları bambu sticklerlarına bayıldık. oda hayalimizin ötesindeydi, kocaman bir camdan  kadıköy iskelesini gördük, koskocaman bir yatak, üzerinde 8 tane yastıkla büyükçe bir televizyonun ve dvd playerın karşısında duruyordu. hemen üstümüzü değiştirdiğimiz gibi, bikini/mayolarımız giyip terasta bulunan havuzun yolunu tuttuk. terasında 360 var, gece güzel bir istanbul manzarasında yemek yemek mümkün. havuzu ufacık, dışarıya da açık olan havuzun girişi 100 TL, olası taleplerin önünü kesmek için yapılmış. havuzun her yerini 1.59'luk bana bile boy veriyor, girişteki merdivenlerin orda jakuzi var. mojitoları aldığımız gibi, kendimizi keyiften keyfe vurduk. iyice güneşlendikten sonra akşam üstü kadıköye doğru yol aldık. baylan pastanesinin önünden geçerken, home tv'de yapılışını izlediğimiz macaron towerı gördük, sonra da çiyada aldık soluğu. o sıcaklar içinde kebap yemek çok mantıklı bir hamle olmasa da, kireçte kabak tatlısıyla meşhur bu yeri ondan saklamak istemedim.

o kalabalık menü içerisinden tek bir şeyi seçebilmek zor oldu ama sirinan kebabı yedim. 9.9 şiddetinde tavsiye edilesi bir lezzetti. odaya dönüp de yatağa uzandığımızda, dvd playerda incir reçeli vardı. hani şu sinemada bir iki hafta kalıp da, vizyondan kalktıktan sonra kıymeti bilinen filmler serisinden. birlikte filmi izledik, yer yer gözlerim doldu da çaktıramadım. filmin sonunda gözyaşları içinde sırtımı sevgiliye döndüğümde anladı, onun yanında ağlamak zayıflık gibi gelmiyor, bu duygusal hallerime gülüyor, kahkahalar atıyor sinir bozucu şekillerde, sonrasında gelip bir sarılıyor, bütün dertleri savuşturduğunu hissediyorum.

sabah kahvaltısı da çok başarılı olan otel, istanbulda kaldığımız adaları da sayarsak altıncı otel olarak kayıtlara geçti.

12 Ağustos 2011 Cuma

#212

cumartesi sabahı gözümüzü açar açmaz, eşyalarımızı toplayıp önce hisardaki sade kahveye kahvaltıya gittik. hisarın dibindeki kahvaltı yerleri içinde bence en güzeli hep nar, belki biraz garsonları küstah, belki biraz devinim hızlı ve müşteri çok umurlarında değil ama yine de en keyifli kahvaltı tabağı onların. fincan ilk açıldığı zamanlarda çok şahaneydi, sonrasında büyüdükçe büyüdüler ve eski sevimli halleri kalmadı. pastane işi tutuyor, kahvaltı yerleri tutuyor ama bu mekan sahiplerinin zincir olup büyümektense, kadıköydeki baylan pastanesi gibi, koşuyolundaki ceviz ağacı gibi tek kalıp niş olmayı becerebilmesi gerekiyor.



*kahvaltıdan bir kare bulamadığım için bunlar namlı gurmedeki eski bir kahvaltıdan kalma kareler

kahvaltımızı ederken masaya dışardan bir kadın yanaştı, açık buğday tenli, sarışın küt saçlı renkli gözlü bir kadındı. daha önce hiç rastlamamıştım, elinde siyah bir poşet, kalem sattığını söyledi cross kalem, çok meşhurmuş bilirmişim öyle dedi, beş liraya alıverdik birkaç tane. 99 depreminde kolunu kaybettiğini söyledi, sigorta karşılamadığı için koluna protez takamamışlar, omzundan dirseğine kadar dikiş atılmıştı, amerikan koleji mezunuyum dediğinde, tereddütsüz inandım. sonra da içime vicdan azabı çöreklendi, her şey insanlar için derken, çok fazla şeye sırt çevirdiğimi fark edip, kendime kızdım.

kahvaltı sonrasında soluğu modanın yeni oteli doubletree by hilton'da aldık, ama otel macerası bir sonraki yazıya kalacak.

#211

yarın sevgili geliyor dediğimde ayın 27siydi.. iki haftayı devirip sevgiliyi uğurladıktan sonra tekrar yazabilecek durumdayım. 28.07 bizim ikinci senemizdi, her şeyin başlangıç noktası saydığımız, öylesine seçtiğimiz birgün. özel günlerle pek aram yoktur, kutlamayı çok sevmem ama neden bilmem aklımdan da atamıyorum böyle günleri, illa bir yer ediyor istemsiz.

sevgili perşembe geldi şehrime, öğlen işyerime uğradı ayaküstü gördüm, sonrasında bir akşam yemeği ve sinema ile gelişini kutladık. le nom des gens beklediğimiz kadar iyi olmasa da, parçalı bulutlu güldürdü bizi.


ertesi gün haftanın yorgunluğunu suada fish'te attık diyebilirim. adaya gitmek için kuruçeşme iskeleden sürekli bir tekne hareket halinde oluyor, insanların şıkır şıkır giyinmiş halleriyle, o topukluların tepesinde tekneye sığışıp, boğazın bir kısmını aşıp elit adaya vardık. galatasaray adasına buz ada diyen de var, su ada diyen de var, neye göre kime göresini anlamam mümkün olmuyor ne yazık ki. suada fish keyifliydi, boğazın ortasında olmaktansa, yakalardan birinde deniz kenarında olup manzaraya dalmak daha keyifli bencesi. benim deniz mahsülleriyle pek aram yok, oldum olası deniz kokusu rahatsız eder beni yemeğe karışınca, ama birazcık atıştırmaya cesaret edebilecek kadar güzeldi.


yemek, manzara, servis, bizim fotoğraflarımızı çekmeye doyamayan garson, tekne her şey çok güzeldi de, kuruçeşmede otoparktan taa iskeleye kadar topuklularla yürüyüşümü, ikinci yıl yemeği öncesi gerilişimizi ve hayatımda otoparka verdiğim en yüksek tutar olan 18 tl'yi asla unutamam sanırım.

bu tatlı cumanın ardından, kendimizi sonsuz yorgunlukla eve attık.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

#210

geçen sene mayıs, iş arama zamanları. dododa kalıyorum, aşk & iş & aile şeytan üçgeninde kendimi bulup da, sıyrılıp kaçtığım zamanlar. dertleşmeler, kahvaltılar, tatlı aile ortamı, arkadaşlar. sonrasında uğurlu geliyorlar da kapağı atıyorum istanbula. öncesinde iş, sonrasında aile, sonra sevgili. bunlar geliyor, arkadaşlar azalıyor, azalmak da yanlış da uzaklaşıyorlar. sonra yeni arkadaşlar, yeni ortamlar. hep bi döngü, asla bitmek bilmiyor.

aradan bi sene geçivermiş, aile & iş & aşk mutluluk üçgenine dönüvermiş bir senede. değişen çok şey olmuş tabii.. onlardan bahsetmekle gün geçmez, ama yine havalar güzel, yine hisar, yine nar'da kahaltı dedirtiyor insana.



yarına sevg.ili geliyor, bak.üden, ikinci senemizi kutluyoruz. hergünü birlikte geçen seneler değil de, bölünmüşlükle, toplanmışlıkla geçen iki sene. özel günlerin olması bu yüzden anlamsız işte, dolu dolu geçmiyor günler, yine de kutlamak için bahaneler yaratıyoruz. 

yarına planımız iş çıkışında kavuup tatlı bir yemek üstü sinema yapmak, cuma günü esas kutlamamızı suada fishte yapıyoruz. en kıymetlisi cumartesi günü. gerçek olana kadar söylememeyi tercih ederim. 

bir de bir otel buldum, caanım doors grubu ellerinden, lotodan para çıksa kalacağım iki otelden biri. 



yanına uzanmak, öylece susmak istiyorum, kocaman ekranda incir reçelini izlerken sızmak, sonra onu süpriz için birkaç yere götürmek istiyorum. herkesin laf ettiği iskenderi okumak istiyorum, *internet siparişim gelir gelmez* kaçıp gitmek istiyorum bi de, sonsuz balayına filan. arkadaşlarımın hepsini yanıma almak, her akşam terasta oturabilmek istiyorum, öncesinde de teraslı bir ev lütfen. 



23 Temmuz 2011 Cumartesi

#209

Günaydın,

Hala beyni olmadan adsız adı altında benle uğraşan insanlar olduğuna inanamıyorum. Bu tür ne zaman pes eder acaba?

#208

Eğer bir yerden hiç dönmek istemiyorsan, yoluna türlü aksaklıklar çıkar, tıpkı benim bugün marmaristen dönüşüm gibi. sky airlines ile ilk uçuşum ve daha başlamadan yarım saat gecikme tabii kalsam ve işyerini ayarlayabilsem şahane olurdu.

O değil de zavallı amy winehouse evinde ölü bulunmuş, hızlı yaşa genç öl de huzur içinde uyu yine de amy. Bu kadar şarkı bize yetmedi.

22 Temmuz 2011 Cuma

#207

Datça marmaris arası bir midibüs yolculuğu, klimalı araba dışarıda 38 derecelik bir hava. yolculuk aile yanından, yakın arkadaş ellerine doğru.

Tatile doyamadım, annemlere de hiç doyamadım. Bu tatil çok şeyler öğretti bana, çeşme tatili de katmıştı bişeyler.

ayrımın tabiriyle zorunlu akrabalıklarımız var, bencil olan, kötü kalpli insanlardan oluşmuş bir güruh tanısak bile, içlerinde olma zorunluluğumız var, arkamızdan atıp tutan, kendi laflarını sanki bizim ağzımızdan çıkmışçasına utanmadan suçlayıp bizi karalamaya çalışan akrabalarımız var. Tatilde bile bizi büyütecek hikayeler yaşamamız şaşırtıyor beni.

aklımda az da olsa bulunan kötü düşünceleri datçanın türlü koylarında, palamutbükünde, hayıttbükünde, gölün kıyısında, kargı plajında, cennetkoyunda domuzçukurunda bıraktım, marmarise kocaman bi çekirdek aile sevgisi götürüyorum, ordan da istanbula bu sevgiye ilave bir de olmazsa olmaz arkadaş sevgisi ekleyeceğim, sonra sevgili sevgisi, ev arkadaşı sevgisi, iş arkadaşı sevgisi ekleyeceğim.

Kalanları bir kazana atsam, yakmaya elim gitmezdi ama kazanın kapağını tereddütsüz kapardım uzunca bir süreliğine.

Deniz kum güneş, keyifli.

Ah bir de 9 yaşındaki minik onurun dediği gibi "babam seni seviyo be anne"

17 Temmuz 2011 Pazar

#206

Seçme şansım olsaydı, büyük şehirde büyümek yerine küçük yerden çıkmış, tam sahil kasabasında yetişmiş bi' insan olmayı seçerdim. Tatil için dat.çadayız, annemler bir ev tutmuşlar aylık, dayalı döşeli sıfır bir müstakil bir ev, nam-ı diğer "lux villa"

Ev güzel, denize pek yakın, datça sakin. Cuma sabah ayrımların yazlığına marmarise geçiyorum. Onunla deniz kenarında laflamaca, akşamına eğlenmece/dağıtmaca, şarapları devirmece ve sonra acımasızca istanbula dönüş. Bence insan hiçbir yerde kalmamalı, her yerin sefasını sürüp sürüp ayrılmalı.

Sevgili belki iş için istanbula gelecekmiş yine, onun işi olmaya bayılıyorum. Öyle çok özledim ki, onsuz rüya görmüyorum.

Belki önümüz yaz,gideriz bir yerlere.

14 Temmuz 2011 Perşembe

#205

feribottayız, yanyana otobüs koltuklarına kurulmuş haldeyken inip deniz havası soluyoruz. Her işimiz birlikte, elele iniyoruz, ferlbotun içinde turluyoruz biraz, önce görmemiş gibi deniz havası çekiyoruz içimize, sonra koskocaman olmuş aya bakıyoruz. Gökyüzü maviyle mor arası, yakamoz denizin üzerinde, pırıl pırıl gökyüzü tıpkı sevgilinin bana bakan gözleri gibi. ışıl ışıl bi' şehir manzarası, omzumdan öpüyor beni, alnımı sol göğsüne dayayıp öpüyorum kalbinden, saçımın kokusunu derin derin içine çekiyor.

Üstkata çıkıyoruz, iki çay söylüyoruz, benimkinin şekerlerini o alıyor. İkimiz, bir ediyoruz. Neler düşündüğünü biliyorum, eskiden olsa ne düşündüğünü sorardım, şimdiye cevabı çoktan biliyorum "seninle öyle huzurluyum ki, yine seni düşünüyorum" çok tuhaf yanyanayken bilr yine de birbirini düşünmek ama engellenemiyor işte. Bugün bana "dünyamsın" dedi, her harfini sindirerek anladım neden bahsettiğini.

Benim küçük galaksimsin sen de ey sevgili.

9 Temmuz 2011 Cumartesi

#204

uzak ya benden, kalplerimiz bir ama bedenlerimiz yüzlerce kilometre uzak ya.. keşkeli cümlelerinden birini yazmıştı. belki de bugüne kadar söylenmişlerin en güzeliydi, "keşke.." dedi, "keşke avcunun içi gibi, hep elinin altında olsam.."

o hiç böyle değildi, seviyorum demez, el tutmazdı, ben sevene kro der, el tutmayışlarını umursamazdım. o söyledi, ben daha çok istedim.

hiç susma sevgili sen, hiç.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

#203

bu benzerliğe kayıtsız kalamıyorum.

riccardo scamarcio vs adrien grenier.

#202

bir film izledim uzun aradan sonra, cicoş kodadlı netbukumu aldığımdan beri ekranın küçüklüğünden mütevellit pek bişi izlemiyordum, sinemaya gittim gittim, öteki türlü kendi aldığım bilgisayarı protesto içinde film izlemeye karşıydım.

fena değilmiş aslında film izlemesi, sandığım kadar kötü olmadı how do you know'u minicik ekranda izlemek. hadi artık kavuşun temalı bir filmdi, nasıl hoşuma gitti belli değil. filmleri beğenirken en büyük etken sanırım o an hissettiklerimiz oluyor, ben bir filmi öznellikten uzak eleştirebildiğimi sanmıyorum, konuyu kendime yakın buluyorsam, setten birinin yerine kendimi koyabiliyorsam diyorum ki bu film güzel. profesyonel kafası nasıl çalışıyor anlamak mümkün değil.

paul rudde oldum olası hastayımdır, rol icabı olsa gerek gönlüme pek bi taht kurmuşluğu vardır. bugünkü filme de +1 başlamamım baş sebebi oldu kendisi. filmde yakışıklı bir jön olarak çıkıverdi karşıma, ama yakışıklılık kızı tavlamada pek işine yaramadığından, sevgisini belli eden ezik erkek tripleri yedi nezdimde. neyse ki hollywood sadece kadınların gönlünü değil, erkeklerin de gönlünü hoş tutuyor arasıra da beş parasız haliyle kızı kaptı.


aşktan, ilişkiden de öte, bencesi yakın bir karşı cins arkadaşın önemini vurguluyor film, her eve lazım öylesi. oturup karşılıklı lafla, kendini izah et o da seni anlasın filan. ha, ekli karedeki gibi sevgiliyle o sonsuz romantizme geliyorsan, zaten çoktan şans sınırlarını kırmışsın, ilişkine sahip çık derler adama.



"ya çok tatlı" nidaları ile filmin birkaç kere daha izlenesi olabilir. 

#201

sıla'nın şarkısı beni alıp alıp götürüyor ofis ortamından, durduğum bulunduğum her yerden. sevgiliyi özletiyor her cümle. demiş ki sıla, "hadi kalk gidelim hemen şu anda, kapa telefonunu bulamasın arayan da açarız radyoyu yol nereye biz oraya... iyi gelmez mi hiç deniz havası bi göz oda bulur sokarız başımızı bi de koyarız iki kadeh kafa nereye biz oraya..." 


iş tatlı ve sakindi bugün, üzerine eve yürüyerek dönmek iyice keyif kattı. bir de havuz çakıp, evde çay keyfi yapınca film izlerken, zevkten ihya oldum diyebilirim.

sevgilinin uzaklığı canımı sıkıyor, eskiden ilişki sahibi insanlar, sevgilisi olmadan bişi yapmayan insanlar canımı sıkardı, anlam veremezdim, şimdi canımı sevgiliden uzak kalmak sıkıyor. eskiden herkesle bir şeyler yapıp, sevgiliyi lüks görürdüm, şimdi sevgili temel oldu da, başkaları lüks kalıyor. daha önceden olmayı beceremediğim kim varsa  oldum sanki, şarkılar boşuna yazılmıyor tabii ".. o eski halimden eser yok şimdi.." büyümek mi bir şeyleri değiştriyor yoksa ilişki mi tam kestiremiyorum ama sebebim her ne ise, keyifli oldum ben. kendi keyfimin kahyası bile oldum hatta.

me , my boyfriend and the others.

5 Temmuz 2011 Salı

#200

spinning çılgınlığım başladı. hayatım boyunca spor yapan/yapabilen biri olmadım, spor salonlarında pek rahat hissetmedim bencilliğimden ötürü, eşli sporlara hiç adapte olamadım, birinin bana bişeyler öğretmesini hazmedemedim derken kendimi 307 kilo buldum. istanbula taşındığımdan beri aldığım 9 kiloyu da eklersek, çok sevimli oluyorum.

spor salonları, pilatesler kesmedi. hayatta en sevdiği şeylerden biri yemek olan zatım için, sporsuz hayat kötü bir son demekti. böylece bir salona yazıldım, pilates derslerine girdim, yürümekten sıkıldım,15 dakikada bir alet değiştirmek beni gerdi ve ben yine salondan soğudum. havuzla aram fena değil, ama denize gittiğimden beri o da kesmiyor.

bugün ilk kez cesaretimi güç bela toplayıp spinning dersine girdim, korku dolu adımlar ve midede bir yanma hissiyle birlikte bisikletimi buldum, katana vücutlu amcaya, vücudunda yağ olmayan ablaya baktım. spinning dersine gelen insanlar sirkten çıkmış gibiler, hepsinin onları eşşiz kılan bir özelliği var adeta. hocanın gelmesiyle birlikte, bisikletler de dolmaya başladı, herkes birbirini tanıyor, şakalar havada uçuşuyor bense yeti yetme düşüverdim aralarına. hocadan ilgi bekliyorum yok, en sonunda ben yeniyim ama bir tavsiyeniz olur mu mesela 10 dakikada kaç gibi dedim. herkes tatlı bir tebessümle karşılık verip, burdan kaçış yok dedi. eh bir saat dayanırız dedim, ve öyle de oldu nitekim.

spinning acayip bir spor, daha önceki yaptıklarıma kıyasla, hayatta ilk kez spor yapıyorum bile diyebilirm. tam bi' çılgınlık, inanılmaz gaz bir müzik, bencesi erotiğe çalan konuşmalar, tempo arttırımlar ve bacak arasında ağrıy 5e katlayan sert bisiklet seleleri. girmediğimiz hal kalmadı, kanter içinde kaldım ayakta bisiklet sürmeyi pek beceremediğimi fark ettim ama onun dışında iyiyim. muhtemelen birkaç kere gitmeye toparlar, sonra da bağımlı olurum.

hocanın cümleleri hala kulaklarımda "hadi daha hızlı, daha hızlı, bana istediğimi ver!" istediğini verebildik mi bilmiyorum ama spinnng dersine tam anlamıyla ba-yıl-dım diyebilirim.

hadi hadi cumartesi olsun

4 Temmuz 2011 Pazartesi

#199

aklıma gece yarısı düşen bir fikir, sevgiliye yazılan bir e-mail, eski bir dosta atılan bir mesaj, birazcık araştırma, türlü hinlikler, mazide kaldı sandığım bir anıyı tekrar canlandırma çabası. kendi fikrimi sabah olmadan dile getirmeye korkuyorum, çılgın bir proje. yaparsam, son zamanlarımın en büyük rengi olur kendisi.

ah trenler, ah o eski tren yolculukları...

2 Temmuz 2011 Cumartesi

#198

tatilin bittiğine inanmak bile istemiyorum, kendimi çeşmeye kitlemiş olmak, onun yanımdalığıyla uyumak uyanmak istiyorum. işe sırt dönüp bir an önce doğumgünümün gelmesini istiyorum.

ben hala şu kafada yaşıyorum, * gelsin görsel anılar.


ayayorgiye yeni yetme bu sene açılmış olan kafe pi'nin meşhur tiramisusu. 

ılıcadaki dost pidenin kuşbaşı kaşarlısı ve muhteşem salatası *künefeye yumulduğumuz için fotoğrafını çekme fırsatımız kalmamıştı. 


caanım piyasa mekanı sole marenin haftaiçi sükunetinden bir kare


kafepiden quesedilla


kafepiden wrap


bana göre aya yorginin en kıymetlisi babylondan bir kare. 

midyeci pamuktan, sonsuz güzellikteki süt mısırdan, alaçatı limonatasından, sakızlı kahveden, imrenin sakızlı kurabiyesinden, rumeli pastanesinin karadutlu ve sakızlı dondurmasından görsel olarak bahsedemesem de tatlı bir şekilde anıyorum. 

küçük butik oteller, sokak köpekleri, çılgın kalabalığı, konserleri, buz gibi denizi, surf mekanları, havuzlu villaları, şahane pazarı, tatlı lor peyniriyle alaçatı. ilerde birgün, sefasını çok daha uzun süreceğim, hiç merak etme. 

yine geleceğiz. 

#197

eskiden çılgınlar gibi çizgi film izlerdim, kardeşimle aramdaki yaş farkı biraz fazla olduğundan, bu izleme sürecim çocukluk yıllarımın üzerinde bir süre daha devam etti. iş hayatına başlayınca pek bakamaz olduğum gibi, denk geldiğim çizgi filmler de itici gelmeye başladı.

jetgilleri özledim dün gece, "bu akşam rüyanda ne görmek istersin?" diye uykuya yatırılan bir erkek çocuk vardı çünkü o dizide, ben de rüyamda sevgiliyle tatili baştan sona görebilmek isterdim, olmadı.

aslında çok zor değil, bilinçaltına işletmek lazım bazı şeyleri. hangi rüyayı ne biçimde göreceğini azçok kestirebiliyorsun, huzursuz uyuduğun zamanlarda hep kabuslara uyanırsın aynı hesap. güniçini dolduran neyse, gece de ynaıbaşında buluyorsun.

bense son zamanlarda sadece işle ilgili şeyler gördüm, kafama takılan tonla şey varken, sevgiliye odaklanmam zor oldu biraz. iş dünyası insanın ağrına gidecek kadar zor olabiliyor bazen. mobbing davaları son zamanlarda baya artmış, eh demek ki kötü hikayeler her yerde var.

işyeriyle ilgili en son hikayem, taa nisanda biletini aldığım tatil için müdür yardımcısı bozuntumun kendi egolarına yenki düşüp "iznini iptal ettim, canım öyle istiyor" demesi oldu. eğer sesini çıkarmayıp her şeye evet hıhı diyen biri isen, üstüne çullanıyorlar seni ezmeye çalışıyorlar, neden bilmem insanlar bir ekip olmayı hazmedemiyorlar. benden 10 sene önde, 10 sene daha deneyimli birinin beni kendine rakip belleyip benimle sidik yarıştırmasına mantığım elvermiyor. azcık sert çıkmam gerekti, önce insanlıkla konuşmaya çalıştım, iyi niyetli olunca "iş hayatında olur böyle şeyler, ben çıkmanı istemiyorum çıkmayacaksın. ben ilk iznime çıkmadan sen kimsin ki ikinciye çıkabiliyorsun" şeklinde cümleler işitti kulaklarım. neden sonra azcık üsteleyince, geri vitese takıverdi paşam. efendim maillerim birikirmiş, sana ne mail benim okurum okumam. mantıklı bir sebeple izne çıkamamayı anlarım ama burda bir problem var. neyse ki hakkımı aldım. ona kalsa, benim iznim var diye, sonuna kadar kullanacağım anlamına gelmiyormuş. insanlar anlayamayacağım kadar tuhaf. çevremizdeki herkesi seçme şansımız olamıyor ne yazık ki.. sırf bu yüzden böyle adamlar/kadınlar yüzünden istifasını veren arkadaşlarım var. ama sanırım savaşmak lazım.

1 Temmuz 2011 Cuma

#196

istersen kro de hiç bağlamaz. ama sevince her söz güzel geliyor napalım.

gül senin tenin ben de güller içinde kafesteyim
vatanım senin yanın ben de senin kölenim

* sevgili, anladın sen.

30 Haziran 2011 Perşembe

#195

lomo maceralarımı detaylı bir şekilde anlatacağım ama öncesinde ilk denemeden bir iki idare eder kare.

en azından elosalı nusret abinin de dediği gibi * ışık var




#194



cumatesi günü uyanır uyanmaz, havuz kenarına indik, a.çık büfe kahvaltının nimetlerinden yararlanıp üzerine serin serin tavlamızı oynadık. sevgili ilk başlarda, tavla sevmez bi' adamdı, gönlümü hoş tutmak istemesinden midir nedir beni hiç kırmadı, oynamamazlık etmedi. sürekli yenile yenile sonunda dişli bir rakip oldu bana, ellerimle bir frankenstein yarattım. eskiden oyunlarımız 6-0, 5-0, 5-1 filan biterdi zorlasak, şimdi sırayla gidiyoruz, 1-1, 2-1, 2-2, 3-2 heyecanla devam ediyor oyunlar, çoğunda yeniliyorum, gülüyoruz, arada edepsizleşip kalbini kırıyorum beni yendiği için, sonra sıfırdan başlayıp tekrar oynuyoruz.

havuz başında tavla sefasını da bitirdikten sonra arabamıza atladığımız gibi soluğu aya yorginin çiçeği burnunda mekanı babylonda alıyoruz. önce girişten gazetemizi ve araba için cdmizi alıyoruz, sonrasında içeri girip bomboş mekanda yer seçiyoruz. cuma akşamı erkenden yatmanın faydası, dilediğimiz minderi seçme lüksü oluyor. denize yakın, merdivenlere uzak, restorana yakın ağaç altı bir yere kuruluyoruz. birlikte ilk tatilimiz sayılır, ikimiz de tatlı bi heyecan içindeyiz. minderlere kuruluyoruz, o bana krem sürüyor ben ona, ara ara küçük öpücüklere boğuyor beni. rüzgarda gazete okumaya çalışıyor, ben kitaba yumuluyorum, iki sayfa okuyup pes ediyorum, birlikte sudokuya gömülüyoruz. sevgili aklımı çok çok meşgul ediyor, yanımdayken bile onu düşünüyorum, şimdiyi yaşıyor geleceği hayal ediyor geçmişin anılarında turlayıp duruyorum. zihnim hep onla dolu, sudokuyu çözemiyorum. birlikte çözelim diye elimden aldığı sudokuyu kendisi de çözemeyince pes edip en iyi bildiğimiz şeye, sevmeye odaklanıyoruz.

çimler ayağımızın altında, babylonun minderleri, ayayorginin dingin denizi ama tatlı esintili rüzgarı, çilekli frozenı, sahilde dolaşan pamuk midyecisi, süt mısırcıları ve radyobabylon müzikleri. tatlı bir uyuklama haliyle birlikte tadını çıkarıyoruz. bütün günümüz babylonda geçiyor, akşam saatleri iyie gelmişken zor kalkıyoruz, sırtımızda, bacaklarımızda minik güneş alerjileri, kızarmış tenlerimizle birlikte tekrar odanın yolunu tutuyoruz.

oteldekiler sürekli gülümsüyor, tam halamın kafası "güleryüzün sermayesi tükenmez" diyerek karşılıyorlar bizi. sevildiğimizi hissettiğimiz yerde, ait hissederken zamanı durdurmak istiyoruz, gücümüz yetmiyor. hayatta başka hiçbir şey yapmasak, sadece birlikte olsak, gezsek, görsek, yesek, içsek, öpsek, sevsek, sev.işsek ve bu döngüde hep devam etsek olur gibi geliyor. arada bir okusak, izlesek, çözsek, karışsak hatta..

cumartesi akşamını tamamen uyuyarak geçiriyoruz, odaya döndüğümüzde duş alıp azcık uzanıyoruz ve uyandığımızda gece 12.. karnın aç mı diye soruyor yarım ağız, yook diyorum. çıkalım mı diyor, yanımda kal diyorum. sarılıyor sıkıca, sabaha kadar öylec uyuyoruz.. gözümüzü açtığımızda saat sabah 8. tam 12 saattir uyuyoruz.

işte tam tatil yapıyoruz!

25 Haziran 2011 Cumartesi