30 Haziran 2010 Çarşamba

Definition

Relationship is doing plans for two.

an order to myself

Don't be so fragile.

29 Haziran 2010 Salı

Hiç işte uyumadan evvel aklıma düştü..

it is hard to talk about love, but there is one thing harder, talking about love all alone.

Bu mail Nokia E71 ile gönderilmiştir.

never endin stories

tanıştıklarında kız 22, çocuk 23 yaşındaydı. kocaman bir ortak geçmişin içinde hep birbirlerine pas geçerek büyümüşlerdi belli ki. uzak diyarlardan birinde denk geldiler, çok çok nefret ettiler birbirlerinden, bir o kadar da sevdiler birbirlerini. çocuk pek cool, pek gizemliyi oynarken kız da bütün dünyasını açıverdi. çatıştı fikirleri, iyice kızıştı ortalık, hiç görüşmediler, sonra bi telefonla değişti her şey. akşamın birinde aradı çocuk birkaç senenin ardından, seslerini unutmuşlardı birbirlerinin çoktan. ayaküstü konuştular, kız kapattı, aradan aylar geçti, görüşmeyi yine beceremediler. işte böylesi bi haziran akşamında alakasız bi yerde karşılaştılar, çocuk ayaklı alkol şişesi gibiydi kilometrelerce öteden buram buram kokan, o kadar aradan sonra "nasılsın" dedi kız, "bok gibiyim" dedi çocuk, kız sustu, çocuk yoluna devam etti. ertesi gün buluştular, kız üşenmedi, çıktı gitti. osmanbey metrosundan yürürken aklından bin tane anı geçti, duraksadı. hayatın ne kadar çabuk geçtiğine şaştı. beymenin cafesi grissini'ye vardığında tanıştıkları zamanki gibi buldu çocuğu, pazar kahvesine gittiği çocuk hiç değişmemişti, önünde şarabı, defteri ve gözlükleriyle her zamanki kadar cooldu. çocuk kızı gördüğüne çok sevindi, çok da belli etti. oturdular, çocuk anlattı, kız dinledi, sonra kız kendi hikayesini anlattı. ortak noktalar buldular, zaman içinde törpülenmişti ikisi de, paylaştıkları neydi bilinmez ama uzak bi yerde değillerdi birbirlerinin yanındayken.


ayrılırken yukarı gidiyorum dedi kız, çocuğun yolu tam tersti çünkü, vedalaşmak için öpüştüler, çocuk kızı öptü. eskiden olduğu gibiydi her şey, kız anılarını tazeledi.

kara sevda dedikleri daha ne olabilir ki?

istanbullu olmaya başlıyorum hafif hafif, aldığım kültür sanat dergilerinin değişmesinden anladım bunu. ankaradayken 3 liralık dergi alırdım ankara rehberi olsun diye, sayılı etkinlikleri, oyunları bilmek için buradaysa elim direk timeoutistanbul'a gitti. tonlarca sergi, restoran, konser yazmışlar içine. dergiyi okudukça bikaç şey işaretledim, işaretledikçe artık imkansız olmadıklarını fark ettim. burdaydım, istanbula uzak değildim, o yüzden istediğim her şeyi izleyebilir, her şeyi dinleyebilirdim.


sergi ve sirk konusunda bana pek eşlik edecek arkadaşım olduğunu sanmıyorum, bodyworlds dediğimde bile mırın kırın edenler var, hele sirke gitmek için kimseyi ikna edemem, sevgili olsa gelirdi benle.. neticesinde istanbul birazcık yalnız yaşamayı da öğretecek gibi duruyor bana.


eğitimdeki arkadaşlarla toplanıp sinemaya gitmeye karar verdik, yarın astoria'nın locasında dört kişi twilight izliyoruz, enteresan bir nüfusa sahibiz ama eğlenceli olacak eminim.


cuma günü tekrar sinemadayım, toy story 3 3D olarak beni bekler. sürekli planlar yapılıyor, daha şimdiden pazara kadar her günüm dolu ve planlı.


bu arada ikinci maaşımla dövme yaptırmaya karar verdim ben.

28 Haziran 2010 Pazartesi

relationship is not a big thing, it's a combination of millions of little things

hani böyle evvel zaman içinde kalmış, çoktan zaman aşımına uğramış adamlar var ya, hala nasıl eski defterler açmayı düşünüyorlar hiç bilmiyorum. sanki hiçbir şey olmamış gibi arayıp "ee naber bayadır konuşmuyoruz" rahatlığına nerden erişiyorlar anlamıyorum, zamanında bu kadar mı yüz vermiştim demeden edemiyorum. 


ah o adamlar, her şeyin eskisi gibi olabileceğini sananlar. insan hayatında bigünü bırak, bi saatte bile her şey değişirken, bir senenin üstüne "ee naber" demek, "arkadaşlığını seviyorum" demek nasıl bi rahatlık. bana bişiler oldu son zamanlarda, katıyım ilişkiler konusunda. düşüncelerim fevri, çok keskin. kendi hayatımı baştan aşağı dengesizliklerle doldurmuş olsam da, ilişki acemisi olsam da belli başlı sınırlarını biliyorum, artık böyles tavırların kılıf olduğunu da biliyorum. hala kendinden emin olmayan adamların olduğuna ayrı bir inanmaz haldeyim.


o değil de, birbirinin kokusunu içine çekercesine sarıldığımız romantik dönemler de mi zaman aşımına uğradı?

#66

Terlemek doğal ötesi bir durum, doğmak ölmek yemek kadar doğal ama diğer ihtiyaçlara ve tepkilere rağmen bence en itici olanı o. Yine de bugün koşu bandı tepesinde "kıçından ter damlamak" deyimini yerine getirirken, aslında sporda terlemenin seksi bi olgu olduğuna kanaat getirdim ama böyle 500 kilo olup iki adımda kan ter içinde kalıp terleme değil, adam gibi sporunu yapıp koşup sonrasında hak edip terleme. Terlerken bile cool olmak bir nevi.
Sahi spor yaparken terleyen erkek hiç mi itici olmaz?

27 Haziran 2010 Pazar

sustum sustum koştum

azcık tatlı hüzün var üzerimde, odaya girdiğim saniye yalnız olduğumu fark ediyorum, pek tuhaf bi his. ben yalnız kalmayı pek beceremem, sıkılırım, insan içinde olmalı, mütemadiyen ilgi görmeliyim. poh poh perisini yazmış söylemiş ya vega, beni tanımıyorlar aslında ama belli benim için olmuş o şarkı. 


annemlerle konuşup ağlama seansından sonra ne yapmam gerektiğini bile bilemedim, odada kalmak bin beter, bu saatte arasan kimse yok, dodo bodrumda, evde değil ki koşup utanmadan kapısını çalıp kalmaya geldim diyesin.. baktım saat 9.28, spor salonunun kapanmasına tam 32 dakika var, inmeli ve koşmalı dedim içimden. az kıyafetim var burda, otel odasına bütün dolabı taşımak olmaz diye düşünüp iş kıyafetlerimle geldim sadece, pilates taytımı eksik etmemiş olsam da, spor salonuna onla iner miyim bilinmez. eşofmanı giydim, üstüme saçma sapan salaşlıkta bişi geçirip indim, gülümseyerek karşıladılar beni, evimde hissediverdim. koşu bandına çıktım, yanımda iri kıyım bi teyze kulağında kulaklıkları ile yürüyordu, klasik türk kadını göbeğiyle gayet cooldu, gülümsemek istedim, yanlış ister diye tuttum kendimi. tam koşu bandına çıktım, iki tane turistcan geldi spor salonuna, über kaslı abiler koşu bantlarına çıktıkları gibi eğim binbeşyüz, hız üçbinsekizyüzelli modunda koşmaya başladılar, konuştukları dilin ne olduğunu bile anlamasam da, bana gülümsemelerine sevindim, yanyana koştuk 4 kişi. otelde hangi amaçlarla kaldığımızı düşündüm, onlar buraya yabancıydı, onlar kadar olmasa da ben de yabancıydım, teyzeyi pek düşünmedim. 


koştum, ben de eğim arttırdım, hız arttırdım, öyle dengelerle oynadım, hayatımda hamamdan sonra ilk kez bu kadar terledim, açık havada koşunca insan pek terlemiyor, belki de düz yol olmadığındandır, burda şaşkına döndüm. karşımdaki aynaya bakarken, kendime çoktan yabancıydım. gözlerimde simsiyah kalem, pıtır pıtır terlerin sırtımdan damla damla indiğini hissettim. spor yapmak acayip bir tutku, 3 haftalık verdiğim ara için kendime sinir oldum, salon kapanana kadar orda kaldım, delicesine koştum, ciğerlerim yerinden çıkana, indiğimde ayaklarım titreyene kadar koştum. kafam dağıldı, bir yerden sonra hiçbişi düşünmemeye başladım ve son. çıkarken salondan verdikleri havluya terimi, simsiyah akmış göz makyajımı sildim ve odama çıktım. 


aklımda çok güzel fikirler var, ilkinin iki haftası, diğerinin bir- bir buçuk ayı var. olunca söylerim. 



run forrest run

sol gözümde çılgın bir seyirme ile yazıyorum bu satırları, göz seyirmesini gugılladım, yorgunlukmuş tek sebebi. yorgunum evet, hala kendimi tam anlamıyla istanbulda yaşıyor gibi hissetmediğimden, sanki bir şey olacak da istanbul bitecek, ya da benim hemen ankaraya geri dönmem gerekecekmiş gibi sonuna kadar yaşıyorum.

cuma günü iş çıkışında kuzenin evine gidiverdim, işten çıkıp yürümek inanılmaz bir keyif, arabalarında işlerinden dönen insanlara acıyarak baktım nedensiz, sanki arabasına aşık olan ben değildim bir zamanlar. istanbulun tadını çıkarmayı seviyorum ben, iş yorgunluğunu dinlemeden eve kadar yürüyebilmeyi, müzik dinlemeyi, diş fırçamı unuttuğum için 8. diş fırçamı almayı seviyorum. istanbulda kaldığım çok ev var, her birine bir diş fırçası bırakıyorum. "comet was here" temalı, varlığım unutulsun istemiyorum.

cumartesi günü feminen işler için güzellik salonu aramaya koyulduk, kuzen istanbullu olduğundan bildiği yerler var, şanslıyım ama yine de insanın alıştığı gibi olmuyor ki hiçbir şey. bildiğimiz yere gittik, kuaföre girdiğim gibi birinin bana seslendiğini duydum, inanmadığım için bakmadım bile, kime diyorum dedi, sonra çocukken aile dostlarının seslendiği şekilde seslendi bana, çok çok uzak akrabalardan biri, "ne işin var senin burda?" dedi sanki kendisinin de orda olması garip değilmiş gibi -almanyada yaşıyor yıldır- ayaküstü lafladık, işten bahsettik, olanlardan hikayelerden, gelecekten, benim kurmam gereken düzenden ve belirsizliklerden, kuvvet verdi bi, kalabalık diye çıktık, başka bi yere geçtik, adı sultan. güle güle girdik içeri, yüzün çok tanıdık dedi kuaför sahibi kadın, üzgünüm yeni taşındım dedim. sonra bizim ufak bi kızımız vardı eskiden buralı dedi, annemin adını söyledi nedense onu andırdın, ama bayadır ankarada yaşıyor dedi, gözlerim doldu çünkü bahsettiği annemdi. meğersem anneannemlerin kuaförüymüş, 79dan beri işletiyormuş orayı, herkes tanıdık bildik. anneannemin ölümünden bahsettik, kuzenin anneannesinden de.. aile geleneğini uzak bir şehirde devam ettirebilmek tuhafıma gitti, uzun uzun konuştuk, ben ananemi özledim, hayatımdaki yokluğuna içerledim yine de gülerek çıktım ordan.

kuzenin evi, yemek, tekrar otel odası, taksim, ıssız adamla meşhur olan eski 45likler mekanı, onun yanındaki klasik Türk mutfağı yemekleri yapan şirin yer, daha da şirin mekan sahibi, şarkılar, barış mançonun kara sevdasını dinlerken akla düşen bi adam, iki şişe miller, saati 12 sanırken 2.42 olması, nizamda kıymalı pide yemek, eve dönüş sabah 4. o pidenin üzerine uyumak, istanbullu çocuğun kanepesinde uyumak, sabah erkenden uyanmak ve pixar kısa animasyonlarını izlemek, sonra en sevdiğimi, canavarlar şirketini izlemek. gülmek uzun uzun, çocuklar gibi oyun oynamak. pazar sabahı, keyif, cihangire yollanmak, olivia'da kahvaltı ederken eski bi dostu beklemek, onunla susam sokaktaki susama gitmek, cihangiri turlamak. saatlerce konuşmak, parisi hatırlamak, hayatların değiştiğini görmek, büyümek ve büyürken ayrı kalmak. nişantaşı, dodoyu özlemek, canım cafe nero, inatla sigara içmemek. yorgunluk, göz seyirmesi, odaya gelmek. anneyle konuşmak, babayı çok çok özlemiş olmak, telefonu kapatınca yatağa kapanıp hıçkırarak ağlamak. blog yazıp rahatlamak ve şimdi, spor salonuna inip koşmak.. sonsuza kadar koşmak

25 Haziran 2010 Cuma

Don't you wish?

Hava serin, hava yağmurlu, hava mütemadiyen karanlık, kötü geçen günler iyi hikayelerle harmanlanıyor. İki şansı oluyor insanın, ya iyileri gözünde büyütüp kötüleri görmezden gelmek ya da tam tersi. Ben genelde iyileri büyütmeyi seviyorum. O yüzden havanın bu aksiliği filan hiç umrumda değil hatta seviniyorum bile, sıcak havada çalışmak ne kadar keyifli olur emin değilim.

Bugün iş evraklar, kağıtlar ve bilgisayar arasında geçip durdu, arada bir sohbet ettik, işyeri olmasına aldırış etmeden kahkahalar attık, hiç de korktuğum gibi değilmiş çalışma hayatı, hayatın ufak bi yansıması işte, sorumluluklarını yerine getir, hoşgörülü ol ve boom, her şey yolunda. Bugün müdürüm acemiliğim ve salakça sorularım yüzünden "çıtır çerez" dedi bana, terfi edene kadar böyle kalacakmışım.

İşten çıkıp havanın tatlı serinliğinde yürümeye verdim kendimi, kulaklarımı takmak için durduğumda bikaç laf işittim sevimsiz, insanların gözlerinde akıllarından geçenleri görüp korktum yine de bildiğimi okuyup devam ettim yürümeye yarım saatimi aldı yürümek, starfaksa oturuverdim kuzeni bekliyorum şimdi. Trafik çılgın gibi, insanlar arabalarında gidip geliyorlar her yere bense ankaradaki düzenimi rahatımı bırakıp yürüyerek gitmeye çalışıyorum her yere, sıfırdan başlamak gibi biraz, alışıyorum hem de pek hızlı alışıyorum.

zihnimi bi süre askıya aldım, öyle havada salınıyor şimdilik. O değil de bu şehirde 3 hafta bitiverdi..

24 Haziran 2010 Perşembe

i wish we had one more kiss

enerjim parmaklarımdan taşarken yazmadan edemedim, stajın ikinci haftası yarına sona eriyor, çok çabuk çok dolu geçti bu iki haftaya hayatımın her şeyine dair tonlarca şey sığdı, aileden tut, sevgiliden çık, dostlardan gir, iş hayatından çık.

en güzeli oturup kendimi anlatabilmek oldu sıfırdan, yeniden. aslında buraya gidegele tanıdığım, ama aslında hiç tanımadığım insanlara anlattım kendimi, anlattıkça rahatladım. başkalarının gözünden bakıverdim kendi hayatıma, hayaller bir yana gerçekler bir yana diyerek toparladım kendimi, kararlar aldım, kararlar verdirdim, uyguladım, sinir krizleri geçirdim, mutlu olmam gereken yerde ağladım, sevgiliyi kıskandım, sevgili beni kıskandı ve sonunda ayrıldım. emin ellerdeydim, bişicikler olmadı. odada tek başıma uyuyamacak kadar korktum gök gürültüsünden, başkasının yanında uyudum, istanbula geldikten sonra ilk kez deliksiz uyudum. geçen sene bu zamanları düşündüm, haziranda mezun olup başıma geleceklerden bihaber oluşumu, 28 temmuzdan dün akşama kadar süren ilişkimi, bi iş bulup çalışıp ayrılmamı, yeni işimin olmasını düşündüm, iki gün içinde istanbula taşınmamı, yeni insanlarla tanışmamı ve her şeyden önce istanbulda üçüncü haftayı bitirişimi düşündüm. zaman çabuk geçiyor dedikleri buymuş meğer. istanbula alıştım artık, ne deli gibi mutluyum ne de uzaktayım diye hüzünlü.

enerjime gelince... biri var hakkında yazmaya korkarım, ama en kötü olacağımı sandığım akşam beni güldüren biri, kafamdaki her şeyi silip beni başka şeyler düşünmeye iten biri var. soruları direk olsa da, sevgiliyi sorması canımı çok yaksa da, gidegele tanıdığım biri var işte. öyle yanlış anlaşılacak türden değil bu ilişki, sadece uzakken yanında olmasını isteyeceğiniz türden biri, dondurma yemek için dakikalarca yürüyecek, istanbulda alkol almayan bünyeyi bir kadeh şaraba ikna edecek biri. odaya dönüp koşa koşa hakkında yazı yazdıracak biri var..

23 Haziran 2010 Çarşamba

Ve her şey aslında yeni başladı

odamda değilim bu akşam, işyerine yakın başka bir evde kalıyorum, bu ev çok tanıdık bana, daha önceden çokça kaldığım bi yerdeyim, ev sakin tek kişisi var içinde, sessiz ve huzurlu. Bu akşam odamda kalamayacak kadar yalnız, odamda kalamayacak kadar terk edilmiş hissediyordum kendimi.

Sonunda bitti, bikaç saat öncesinde "ah canım sevgili" derken bitti. Bazı kararlar çok önceden verilmiş ama uygulanmaz oluyor nedense, benim kararım uygulaması geç gelenlerden oldu, hala nasıl bu kadar güçlü durduğumu merak ediyorum. Birini taa içimde yaşarken öldürmüş gibi hissediyorum, hani arasam telefonun ucunda birisi ama aslında hiç tanımamışım gibi.

İşte muazzam bişi oldu bugün, yapılması nerdeyse imkansız bişiyi başardım, arayacak sevgili yoktu, varsın olmasındı ayrımı aradım hemen, başardığım şeyi anlattım, 77 sayfalık finansal raporun içinden bişileri bilgisayara girip sonuca doğru ulaştığımdan bahsettim, ofistekiler hiç kimse ilk girişte doğru yapamaz derken benim başardığımı, sonra da ofisin orta yerinde ağladığımı söyledim sevinçten. Ben başarımla övündüm, böbürlendim oysa benden daha çok sevindi, öyle güzeldi ki kilometrelerce öteden birinin benimle basit bişeyi paylaşabilmesi.

İşten yürüyerek bi cafeye geldim, kuzenimle buluştum, işten bahsettim, sonra da sevgiliyle ayrılıktan..milyonuncu kere dinliyor bu ayrılık hikayesini, fikrinin ne olduğunu bile bile anlatıyorum ama diğerlerinden farklı bu sefer, bana hak veriyor. Hayattan bahsediyoruz uzun uzun, ilişkilerden, sevsen bile yetmeyeceğinden. Uzak mesafe ilişkilerini anlatıyor, benim durumuma benzer hikayeler anlatıyor, her birinde kendimi buluyorum, hepsinin de sonu aynı, herkes başkasıyla hayatına devam ediyor. Önemli olan uzakta olup ilişkiyi götürmek değilmiş meğersem, önemli olan boş vaatler vermeden, son noktaya getirmeden düşünebilmekmiş bişileri, kuru kuruya hayal kurmakla yürümüyormuş ilişki dediğin, karşıdakini anlamayı, hayatın her anının onun için ne anlam ifade ettiğini bilmeyi gerektiriyormuş..

Öyle güzel anladı ki beni, istanbula taşınıp hayalimdeki şeyi yapmış olsam da zorlanabileceğimi, benim için daha zor olduğunu söyledi her şeyin. Gidendim sonuçta, ne kadar tanıdığım olsa da, yeni çevrelere girip tonlarca insanla tanışmış olsam da, bi düzeni bırakıp geldim ben ve şimdi sıfırdan düzen kurmam gerekiyor.

Hayat zor, hem de yeni başlıyor ama iç huzurum yerinde.. bundan sonra uzakta bile olsa yanımda olabilenlerle devam ediyorum yola

Şimdi ev sahibine ayıp olmadan içeri kaçmalı..

İçimden geçeni anlatanı buldum

Biliyorum duymak istediklerin bunlar değildi, o yüzden zafer saymıştım zamansız gidişini.

Öyle ya sen ondokuzunda koca bir kadındın oysa ben seni tüm yalanlardan daha çok seviyordum.

Zor, zor kadere emanet ettim seni, sen benim kördüğümüm, tutamadığım gözyaşım. Zor, zor bir daha daha da güvenmek, bana düşen kabullenmek, zor da olsa dönüp gitmek.

Birgün gelir de bir an çokça zamanlardan sonra geri dönüp baktığında bilmem anlar mısın.. O senin bir anının benim ömrüm olduğunu ne çok sevildiğini artık çok geç olduğunu

Zor.

Birazcık ayrılık acısı çeker bünyem, türlü çabalamalardan sonra, kırılmalardan sonra sevse de dönüp gider benim bünyem. Dur denmedikten sonra, hevesler kırıldıktan ve uğruna devam edecek bişi kalmadıktan sonra, "artık çok geç olduğunu" gördükten sonra.. Zor tabii.

Her şey gelip geçiyor galiba...

Her şeyden elimi eteğimi çekmek istediğimde, son verip gitmek istediğimde dur diyen, beni her şeyin düzeleceğine inandıran zihniyetin, şimdi tam tersini yaptığına inanamıyorum.

Yapıcı olmaya çalışmak işe yaramıyor-muş.

Bigün gelirde koşulsuz sevgiyi bulur muyum? carrie broadshaw'un uyuz rus sevgilisine tarifiyle "consuming love" sanırım benim tercihim.

Bu satırları yarı kızgın yarı kırgın yazıyorum, yine düzelecek her şey ama artık unutmak istemiyorum.

22 Haziran 2010 Salı

küçük arı

- ilişkinin ömür boyu sürecek bir sorumluluk olduğunu hangi noktada unuttuk?
- kendimi bir kenara itilmiş, haksızlığa uğramışhissediyordum
- mutluluk raftan alınacak bir şey değildir, insanın bunun için emek harcaması gerekir
- bana kötü davranıyordun. sevildiğimi hissedemiyordum
- yetişkinler arasında güven güç kazanılan bir şeydir, kolay kırılır onarılması zordur.

yanındayım ama yalnız ne çare..

çok cümle var içimde ama kısaca karalayıp gitmek istedim.

............................... yavaş yavaş dış dünyaya açılıyor, eski arkadaşların arasına karışıyorum, uzun süredir görmediğim insanlara kendimi anlatıyorum. üniversiteden yakın arkadaşlarımın ne yaptığını soruyorlar, bilmiyorum diyorum. kendimi onlara anlatırken dışardan bir gözle görüyorum. nelerin değiştiğini, kendime neler olduğunu iyice fark ediyorum. içim acıyor, eskiden hayatta en büyük şeyin sevmek olduğuna inanan bünyemin sevginin hiçbir şeyi yürütmeye yetmediğin gördüğüme kızıyorum, en çok da bunu hissettirenlere kızıyorum.

.................... sadece ben arayanları arıyorum, belki  de o yüzden küçüldü çevrem. fazlalık istemiyorum hayatımda, sadece yanında mutlu olduğum insanlarla birlikte olmak istiyorum, öyle azlar ki. gözümde bir damla yaş olmasın istiyorum, hüzünlü olmak değil, melankolik olmak da değil saf mutlu olmak istiyorum ben. sahip olduğum hayatın tadını çıkarabilecek kadar açık bilinçli ve keyifli olmak istiyorum, önüne taş koyan insanları istemiyorum ben.

az belki sevdiklerim, ama yeter ki gerçekten sevdiklerim olsunlar.

bugün öyle iyi geldi ki, biraz hüzünlendim sadece. odama dönerken tekelin önünden geçip sigara almayı düşünüp, iki bira çakmayı isteyecek kadar hüzünlendim..

#56

stajın ikinci haftasını bile ortaladım, işimi gerçekten sevecek gibi duruyorum ya da belki sonunda iş bulduğum için fazla enerji ve heves vardır üzerimde bilmiyorum ama işkolik olmaya meyilli bir insan olduğumu fark ediyorum. geçen hafta tamamen teorik geçti benim için, stajda olmama rağmen ders anlattılar, işlerin nasıl yürüdüğünden bahsedip durdular, ama pratikte hiçbir şey yapma şansım olmamıştı.


dün kendi bölümümün müdür yardımcısı tatilden döndü, haliyle ben de yeni tanıştım kendisiyle. hafif toplu bir adam, işini iyi yapıp bekar olanlar kategorisinde. çok komik ve özgüvenli biri, geldiği gibi ofis şenlendi. tatilini anlattı uzun uzun, ofisin büyükleri elin boş mu döndün bi yüzük taksaydın diye dalga geçerken, o lübnanlı masörünü anlattı. sonra da yalnızlıktan ne kadar mutlu olduğunu anlattı, ona inanırdım eğer ki bugün bi arkadaşıyla telefon konuşmasını duymasaydım. dışarıya güçlü görünmeye çalışıp yalnızlığından şikayetçi değil-miş gibi davranırken, aslında mutsuz olmak neden?


o tatilden döndüğünden beri iş veriyor bana, işin öyle dinlemeyle değil sıfırdan başlayarak öğrenileceğini söyleyenlerden. önüme bilançoları, mizanları, gelir tablolarını koyuyor hatanın nerde olduğunu bile söylemeden doğru sonuçlara ulaşmama bekliyor. bari söyleseniz dediğimde, ben söyleyeceksem ben zaten yapardım diyor, düşünmeyi öğren diyor. hem big boss havası var, hem de yapıcı bir işöğretme tarzı, pek memnunum kendisinden. 


bugün dosyalamayı öğretti bana, senin bunu öğrenmen lazım dediğinde içimden dosyalama ne kadar zor olabilir ki diyordum, işe başlayınca ne kadar zor olduğunu anladım. küçük detaylara çok takıldı bana öğretirken, üç kağıdı zımbalamıştım, sırası yanlış olmuş zımbayı çıkar doğru sırada zımbala dedi, dediğini yaptığımdaysa yamuk olmuş bi daha zımbala dedi, zımba tırnağımın içine battı, o kağıt 3 kere zımbalandı ve ben artık dosyalamanın ne demek olduğunu adım gibi biliyorum.


ofis ortamı pek keyifli, bu hafta staj sona eriyor, sonrasında işbaşı 5 ağustos.


tatil yapmıyor olmaktan gocunmayacak kadar hevesli olmak..

#55

İstanbulla ilgili çok şey söyledim biliyorum ama yeniyim ben bu şehirde, her sene gelmiş olsam da, uzun uzun kalmış olsam da bir yaşayan olarak yeniyim. Arkadaşlarım var, ailemin bi kısmı da burda ama istanbul kocaman, istanbul kalabalık, yine de sever tesadüfleri istanbul.
Bugün jelatin ve başka bi arkadaşla daha üniversite sonrası görüşmesi yapıyoruz, üçümüzün de iş çıkışı, otele uğramaya mecalim yok metrobüsten mecidiyeköyde iniyorum, tam metroya inecekken tok bir erkek sesi adımı sesliyor, bu ses çok tanıdık ama nerdeyse unutulmaya yüz tutmuş. Sesi duyunca daha tipini görmeden anımsıyorum o anı, kalabalıkta uzun boylu çocuğa çarpmak üzereyken hızla sıyrılışımı.. Tekrar sesleniyor, okuldan bi arkadaş. bölümün en sessiz sakin gizemli adamlarından biri, bikaç arkadaşımın aşk macerasının başı tuhaf isimli çocukmuş meğersem, öyle şaşkın ki beni gördüğüne çünkü istanbula taşındığımı bilmiyor, artık bi iş sahibi olduğumdan haberi yok, kumaş pantalon ceketle görmemiş beni. Öylece sarılıyoruz metronun girişinde, ne kadar samimi olmasak da büyük şehir istanbul, tanıdık görmek bile yeter samimi olmak için neden bilmem heyecanlanıyorum, ilk kez anlatıyorum birine işimi, taşındığımdan bahsediyorum, işimle gurur duyar haldeyim. Ayaküstü laflayıp ayrılıyoruz.
Öyle güzel ki burda hep birilerinin olduğunu bilmek, öyle güzel ki çok güzel tesadüflerin günün yorgunluğuna aldırış etmeden karşıma çıkacağını bilmek, bir de niye seviyorsun istanbulu diyorlar, nedeni mi var..

21 Haziran 2010 Pazartesi

bilsem ki öleceğim yine seni seveceğim

iş hayatında ikinci hafta başlayıverdi, haftasonunun nasıl geçtiğini anlamadım bile. istanbulda plan yapılmadığını hep söylüyorum, işte tam bu yüzden tam benim kafama göre bu şehir, plan yapsan dahi genelde tutmuyor, içim rahat o yüzden.

bu aralar hep çok ilerisini, pek sonrasını düşünüyorum. sevgiliyle mutlu olma isteğim yüzünden yaşlılığımızı, kendi evimizin olduğunu filan ediyorum ki şu andaki huzursuzluklarla başa çıkabileyim. fakat bu kadar ilerisini düşünmenin kocaman bir zararı var, insan kendini nerde görmek istediğini bilmeyince gelecek korkusu sarıyor. kendini sevgilinle, kedin kucağında oturup film izlerken hayal etmek güzel de, acaba hala aynı işi mi yapıyoruz, yurt dışında yaşayabilmiş miyiz, pişman mıyım yoksa bütün bu hayalleri boşuna mı kuruyorum diye düşünüyorum.

düşünmek pek fena aslında, sonu yok çünkü. kurmakla aynı şey, kurdukça kuruyorsun, insan zihni oyunları pek seviyor o yüzden düşünmenin de fazlası zarar. bugün gelecek kurma ihtimali gaza getirdi beni, ev baktım durdum. nerde yaşamak istediğimi bile bilmediğimi fark ettim, işiyle evi yakın olan insanlardan biri mi olsam, yoksa üşenmeyip hergün kıta mı değiştirsem dedim. saçma sapan bi sürü şey daha düşündüm, iyimser olmaya çalışıyorum inatla. bir şey yok-muş gibi davranmakla, gerçekten olmaması arasında büyük fark varmış, bugün öğrendim.

o değil de, sevgiliyle sinemaya gitmek isterim ben, başımı omzuna koyup uykuya dalmak isterim..

20 Haziran 2010 Pazar

yanılırsam çık karşıma göster kendini..

İnsan çalışma hayatına ucundan adım atmış olsa dahi haftasonlarının ne büyük kıymet olduğunu, cuma yorgunluğunu haftanın yorgunluğu diye tanımlamanın ne kadar yerinde olduğunu fark ediyor ister istemez.

Haftasonu da diğer günler gibi çabucak geçiverdi, cuma akşamı iş çıkışı teyzemleri görüverdim, akşama otele dönüp kendimi uykuya verdim, cumartesi sabahıysa kötü başladı ve güzel bitti.

hep bahsettiğim o adam, ayrıldığım ama aslında ayrılmayı pek beceremediğim adamla yine birlikteyiz, ona sorsam "hiç ayrı olmadık ki" diyor. Sorunlar aylardır üstüste geliyor, sorunlar karşısında hep azcık uğraşıp onu terk etmeye çalıştıkça ne kadar sabırsız ve bencil olduğumu gördüm. İlişki bu, tek başına olmuyor elbet ama ikimizin de hataları olduğunu kabullendik. Ben hatalarımı kabullenmeyi seven biri değilim, ister ego boost de ister küstah ama özür dilemek bile tarzım değil, yine de seviyorum bu adamı, alttan almak, kötü zamanlarında yanında olabilmek güzel geliyor bana.. Yine de, artık eskisi gibi iyimser değilim, öyle kollarımı açıp sana güveniyorum da diyemiyorum.

İçim bu kadar karmaşıkken, ona bu kadar kızgın ve kırgınken dengesizce ona ilerdeki evimizden, pazar sabahı yatakta okuyacağımız gazetelerden, gazete okurken beni öpmesinden bahsediyorum.. Yanlış anlamasın diye açıklama yapıyorum "sana şimdiki zamanda öyle kırgınım ki, şimdimiz öyle karanlık ki her şeyin güzel olacağına ve sorunları atlatacağımıza inanmak için kendimi gelecekte yaşıyormuş gibi düşlüyorum" diyorum, haklı buluyor beni, böylesi iyimserliklere ihtiyacımız olduğunu ama tekrar onun yanında güvende hissedeceğimi söylüyor.

İlişkilerin bir kuralı olsaydı keşke, ya da tarifler gibi olsaydı ilişkiler.. kıvamı tutturmak olsaydı tek derdimiz, tuzu fazla kaçırınca başımıza neler geleceğini bildiğimiz gibi hareketlerimizin sonuçlarını da öngörebilseydik keşke. Biri karşıma çıkıp "hata yapıyorsun, eski sevgiliden adam olmaz sevsen bile" deseydi, ona inanır mıydım yoksa kendim her defasında düşüp yara almayı sevdiğimden, kulaklarımı tıkar aynı adamı sevmeye devam eder miydim bilmiyorum..sonuçta taa ankaradan istanbula bir ilişkinin içindeyim, zamanın neler göstereceğini çok merak ediyorum.

İstanbula gelince, bir cumartesi klasiği olarak hisara kahvaltıya gidiverdik sade cafeye. Yanımda istanbullu çocuk, arkadaş ortamında tanışıp kaynaştığım, sevgiliyle aramın açılmasına sebebiyet çocuk. Kadınla erkeğin arkadaşlığına inanmasam da, bu yeni hayatımda karşı cinsten bi arkadaşa ihtiyacım var, oturup kanka muhabbeti yapmaya, ilişkilerden bahsedip görüş almaya ihtiyacım var. sabah otelden aldı beni, 9 buçuk filandı, arabaya gittim hemen, günaydınlaştık sanki sevgili yüzünden odada ağlama krizi geçiren ben değilmişim gibi neşeli indim yanına, eğer o sabah biri otel odasından çıkarmamış olsaydı beni, şu an nasıl olurdum bilmiyorum. Arabayla sahilden geçe geçe gittik, beşiktaştan başladı anlatmaya. lisede gittiği internet cafeden, çocukluğundan, güzel yemek yenecek yerlerden bahsetti, ben de ona toy story 3 afişi gösterdim, bütün çizgi filmlere benle gitme sözü verdi shrek'i de beraber izlemiş olduğumuz için. O anlattı ben dinledim, radyo frekanslarını söyledi tek tek, radyo eksen iyi çalar, bak joy fm şahanedir dedi, sevdiği şarkıları öğrendim. bi adamı tanıdım, dinledim, yeni birinin kalbinden geçenlerle aklından geçerken filtrelediklerini öğrendim. Uzun uzun sohbet ettik kahvaltıda, benim her defasında boğaza hayran bakışımdan bahsettik, köprüden her geçişimde hayretlere düşerken nasıl bunların kıymetini bilmediğini sordum ona, deniz kenarında yürüyorduk, sakince baktı bana "bu deniz hep burdaydı" dedi, sonra söylediğinden utandı. Yürümeye devam ettik, martılara sevindim, deniz kenarında balık ayıklayanlara kolay gelsin dedim, yüzünde öyle şaşkın bi ifade vardı ki.. Tarifi imkansız. "senleyken hayat sanki hep güzel bişimiş gibi" dedi, sustum, lafın başka yerlere gitmesinden, aramızın bozulmasından korktum. Suskunluğuma anlam veremedi, devam etti konuşmasına "o kadar pozitifsin ki seni görünce sanki hayatta hiç kötü bişi yokmuş gibime geliyor" dedi. neler hissettiğimi anlattım ona, istanbula taşınmış olmanın benim içln ne ifade ettiğini anlattım, o kadar iyi anladı ki beni, o sabah onunla olduğum için dua ettim.

Güneş tenimize değe değe arabaya yürüdük, üşenmeden karşıya geçtik, fenerbahçe parkındaki denize sıfır cafeye götürdü beni. Menüsünde sadece içecek ve gözleme olan o yere gittik, litrelerce su içip tavla oynadık saatlerce, efes one love festivale gitmek için plan yaptık, bin kere başka planlar uydurup değiştirdik sonunda eve gitmeye karar verdik ortak arkadaşları toplayıp. Tam kanka sohbetine bürünüp iğrenç belaltı muhabbetleri yaptık, bana "erkeksi dişi" dedi, pek hoşuma gitti. Pantalonumu çekip düzeltme şeklimden oturuşuma kadar her şeye karıştı, saflıkla patavatsızlık arasındaki çizgide duruşu öyle hoşuma gitti ki gün hiç bitmesin istedim.

Uzun zamandır içimin bu kadar rahat ettiği ve hiçbişi düşünmediğim bigün olmamıştı, mevsu bahis kişi blogumdan bihaber olsa da, içten içe o cumartesi için minnettarım kendisine.

18 Haziran 2010 Cuma

dünya ahmak dolmuş, taşınsak ya

çok güzel hikayelerim var, çok güzel cümlelerden oluşuyor hepsi. cümlelerim küçük anların birleşimi. onlar da küçük mutluluklardan peydahlanıyorlar. havanın karanlığı, sıcaklığı, nemi trafiği filan hiç umrumda değil, öylesi bir iç huzur ki, onu tahtından ne kaldırır bilmiyorum.


hala kendimle ilgili çözemediğim şeyler var, ilişkilere bakış açımı konumlandıramıyorum bir türlü. çoğu şeyi oturttum sanırken, sürekli aynı çizginin etrafında dört dönüyormuşum gibi hissediyorum. birini sevdiğimi nasıl anlarım bilmiyorum, tutkuyla aşkı birbirine karıştırdığım gibi, birini sevgili olarak sevmekle, normal sevmek arasındaki farkı da ayırt edemiyorum. erkek kafası geri döndü. 


stajda ilk hafta bitiverdi bile, hayatımda en çok sevdiğim işi yapmıyor olabilirim ama her şeyin iyiye gideceğine inandığım bir noktada duruyorum.


bi de bugün duydum pek sinirlendim, "birisi" karşı cinsim olmasına rağmen ve beni mezuniyetten beri görmüyor olmasına rağmen arkamdan atıp tutuyormuş. erkek olsam, ağzını burnunu dağıtmakta bir an bile tereddüt etmezdim. 


kendisini hiç olduğu halde "bişi" sanan insanlardan, başkalarını aşağılayarak kendini yüceltenlerden hiç hoşlanmıyorum.


hala cuando cuando söylüyorum..


o değil de, ben bu otel hayatına çok alıştım. napsak?

Film replikleri

tnt'de filme denk geldim, sadece zap sırasında bi replik duydum, gülüyorum.

Adamla kadın köprü üstünde konuşuyorlar, adam kadına soruyor "neden benimle yatmıyorsun?" kadın gayet sakin "insanlar eski kocalarıyla yatmazlar" adamın çaresizliği aşikar "neden belki eskiye dönerdik?" adam gerçekten çaresiz miydi bilmiyorum, sırf kadını yatağa atmak için söylemiş bile olabilir.

Sahi eski kocayla/sevgiliyle yatılmaz mı cidden?

Bu mail Nokia E71 ile gönderilmiştir.

17 Haziran 2010 Perşembe

girl like you

istanbul antika bir şehir, eskiliğinden tarihinden ötürü değil bu hali, birikmişliğinden, her insana biriktirmişliğinden. istanbulda hayat çok hızlı, bir saat içinde tepeden tırnağa içten dışa değişebilir insan. bi saat evvelinde dünyanın en mutlu insanıyken, bir saat içinde tekrar toparlanabilir ve 10 dakika sonra yine yılabilirsiniz. 


antika bir şehir istanbul çünkü herkes içinde eskileri barındırıyor, gün içinde milyon tane şey biriktiriyoruz. "dün" olanı "geçen gün" diye anlattırıyor istanbul. belki de ben "hızlı" yaşıyorumdur bilmiyorum. yapmak istediğim çok şey var istanbulda, o yüzden her şeyi sığdırmaya çalışıyorum belki de. 


istanbula geldiğimden beri yaklaşık bi haftadır ölümü düşünmüyorum hiç. ölmek istediğimden değil, içim ne zaman huzursuz olsa, ne zaman derinlerde bişilerin yoldan çıktığına inansam, ölüm düşer aklıma sanki olması en kötü şey,    en karanlık şeymiş gibi. bugün farkına vardım ölümün hiç aklına gelmediğini, ölüm konusu bugün işyerinde açılmış olmasa yine aklıma gelmezdi.


dengeler hızlı değişiyor, artık anlatmıyorum birçok şeyi, istanbulda susmayı öğrendim. aynı sahnelerin tekrarlandığı anları hayatımdan çıkarıyorum, "ego boost"un ötesinde bu olanlar, gerçek anlamda özgüveni haketmiş olmakla alakalı sanırım. 


bişileri başarıyor olmak, başarabiliyorum demek. doğru bildiklerin için inat edebilmek, kimse olmasa da idare edebileceğine inanmak. ne kadar sevsen de, ayrımın felsefesiyle "i love you,  but i love me more" diyerek atabilmek insanları. insanları tanımak, yüzüne gülerken arkandan laf edenlerin olduğunu bilmek, kopsan bile hala sana sataştıklarını bilmek, sevmenin bir ilişkiyi yürütmek için yeterli olmadığını görmek, erkekle kadının arkadaşlığına modern kafanın bile onay vermediğini bilmek. içten içe muhafazakarlarla çevrilmiş olmak. şanslı olduğunu hissetmek. ayrılsam gram üzülmem dediğin şehri aslında gerçekten de hiç özlememek. yalnız olduğunu fark etmek, yine de sahip olduğun dostlar için minnettar olmak. dışarı doğru sosyalleşirken kendi içinde erimek. sevmeyi çok istemek, sonra sevmekle acıdan başka bir şeyin gelmediğini anımasamak. kazıkazan almak, zengin olamamak. kilometrelerce yürümek durmadan. müzik dinlemeyi unutmak, son zamanlarda sadece "tell me when?" diyerek cuando cuando şarkısıyla dolanmak. otel görevlileri ile kanka olmak. ilişkileri sorgulamak, aynayı kendi içine tutmak. olduğun kişi olmak için inat etmek. yaptığını en iyi şekilde yapmak. sessiz kalmak. çok düşünmek. hayal kurmak, ve o hayallerin baltalanması için en iyi kişilere sahip olmak. olanlar için kendine kızmak, akıllanmamak, yine düşmek inatla kalkmak. daha da inat etmek. 


ötesi yok, içim karışık, karmakarışık ama öyle mutluyum ki her şeyin içinde, bu satırlar gülümseme içinde yazılıyor.

15 Haziran 2010 Salı

14 Haziran 2010 Pazartesi

Learning is a tough process

Sabahın körü, saat 10'a 20 var. müdürüm biraz önce geldi işe beni odasına çağırdı, önce ufak bi merhaba dedi, nasıl gidiyor dedi, alışıyorum dedim. Sonra imzalaması için ona kağıtlar geldi, önüme koydu kağıtları söyle bakalım bunlar ne dedi, adını duymadığım terimlerden oluşan bir kağıttı, bilmiyorum demek istemedim, yaklaşık eşit sıktım. Öyle kolay değil bu işler dedi, sordum sonra anlatırım dedi.

Hafif bi moral çekmesi benimki.. Umarım işi öğrenince beni zorladığı için kendisine minnettar olurum.

Bu mail Nokia E71 ile gönderilmiştir.

süpriz

sonunda buldum, odama her gün meyve bırakan, çikolata bırakan adamla yüzyüze tanıştım bugün. kaç zamandır sabahları eğtim, akşamları taksim modunda olduğumdan mütevellit oda servisini bir türlü göremiyordum. her gün geceliğimi düzenli katlayan, açık bıraktığım lens kabımın kapağını kapayan adamın kim olduğunu çok merak ediyordum. her sabah peluş totoromu yatağımın üstüne koyup sevgiliyi aklıma düşüren adamı öylesine merak ediyordum ki, sonunda denk geldik.

camın önündeki çalışma masamda oturmuş uzun zamandır ayrı kaldığım bilgisayarımdan blog alemini takip ederken kapı çaldı, oteldeki arkadaşlardan biridir, yemek vaktidir diye ayaklandım, kapıda elinde sepetle biri, benim yaşlarımda. yüzünde kocaman bir gülümseme, "odanıza siz yokken girmeye alışmıştım" dedi, güldüm. "sonunda odadayım" dedim, "akşam servisinden bişi ister misiniz?" dedi, "hayır" dedim, çikolata uzattı bana. bunları yersem yakında hiç hoş olmayacağımı söyledim, güldü. bu odada güleryüzlü birinin olmasını bekliyordum zaten dedi.

ben mi yok yere mutlu oluyorum, yoksa hayat bu aralar bana gerçekten iyi mi davranıyor?

bu arada.. yine ve yine onunla olmak.

13 Haziran 2010 Pazar

Daha ilk günden bilemedim

Asker bi babanın çocuğuyum ben, çoğu insan -haliyle dışardan bakan gözler- bunu korkutucu ve aşırı disiplinli görseler de, eğlenceli bir adamdır benim babam. disiplinlidir doğru, ama sıkboğaz etmez adamı. Hayatta en çok üstünde durduğu şey zamanlama oldu. İnsanların para verip gittikleri time management yani. Babam her yere "just in case of emergeny" kafasıyla yarım saat erken gider, olası kazalar, tren kaçırma riski, asker uğurlamalar vs. Ben ailemle yaşar iken bunu pek de uyguladığımı söyleyemeyeceğim, derslerime hep zamanında girdim doğru, ama randevularıma ya tam zamanında gittim ya da birkaç dakika geç. Neden bilmem erken gitmek gibi bir huyum hiç olmadı.

Ama söz konusu "iş" olunca, hayatı kazanıp kendi başına idare edebilmek olunca değişiyormuş her şey.

Bugün işte ilk günüm, iki haftalık bir staj programı içindeyim, hiçbir şey bilmeyen biri içln yeterince gerginim. İki hafta sonra eğitim tekrar devam edecek. Zamanlama mevzusuna gelince, heyecandan bütün gece uyanıp mide bulantısı içinde sabahı ettikten sonra, otelden çıkıp metrobüse yürümek 10 dakika, metrobüsle karşıya geçiş 12 dakika. Sonuç: iş yerine yaklaşık olarak 25 dakika erken gelmece.

Ben bu işi nasıl ayarlasam bilmiyorum..

Bu mail Nokia E71 ile gönderilmiştir.

bugün istanbula ilk kez kızdım

bugün istanbula az da olsa kızgınım, istanbula değil belki ama insanına kızgınım. belki de paranın "görgü" demek olmadığını, erkeğin para gördükçe daha da "erkek" olduğunu gördüğümdendir bilmiyorum. akşam 9 sularında bir saat, istinye park dönüşü minibüsteyim. annemlerin ankaradan getirdiği birkaç eşya için iki tane longchamp çanta taşıyorum irili ufaklı, bir de laptop var elimde. metrobüsün ordan geçiyorum, otele iki dakika var yürüme mesafesinde, artık günün yorgunluğu var üzerimde. bir bmw yanaşıyor yavaş yavaş, 7.35 mi 45 mi ne, içinde benden birkaç yaş büyük iki adam var. biri camdan sarkıyor, "bize gelsene evin yoksa" diyor, yaptığından utanıp gazlamak filan da yok, bekliyor öyle. 


nasıl bir tepki beklediğini merak ediyorum, sahiden gidebilme ihtimalime mi inanmışlar, komiklik olsun diye mi yapıyorlar bilmiyorum.


bir diğeri de bebek'te oldu, trafik yoğun, karşıdan karşıya geçerken adamın biri durdu, arabanın önünden geçerken "sadece sizin için durdum" dedi. 


nasıl bir "kafa" anlamıyorum, ama yine de hiçbir şey istanbuldan soğutamıyor beni. 


çok enteresan şeyler oluyor son zamanlarda.. ama güzel şeyler oluyor.

#44

İstanbul güzel, istanbul sıcak. Ankaradan annemler geldi, bi hafta olduğundan mıdır bilinmez, pek bir özlem içinde değilim. Belki de hergün düzenli konuştuğumuzdandır. Şehri yavaş yavaş keşfediyorum, istanbulda bi yere gitmek için milyonlarca yol var, haliyle milyonlarca da araç. Metroyla gitmek rahat olsa da, şehri hiç öğretmiyor insana. Sürekli yerin altını görünce kafamda oturmuyor hiçbir yer. Dün gece ankaradan gelmiş aile fertleri ile cumhuriyet meyhanesine gittik nevizade semalarında, alkolü bıraktığımdan mütevellit masaya gidip gelen rakı bardaklarına, şarap kadehlerine iç geçirdim sadece. Taksim meydanda ayrıldık annemlerle, o saatte metro çalışmadığndan taksiye atladığım gibi otele döndüm, hiç görmediğim yerlerden geçtim, bi daha görsem fikrim olur elbet ama şaşkınım.
Bu sabah da otelimin olduğu yerden beş adım atıp balmumcuya indim, azcık yürüyünce gördüğüm manzaraya inanamadım, metrobüslerin ordaydım, hatta kendi işyerim bile görünüyordu. Şehre değişik açılardan baktığı için hayretler içine düşen bir küçük "kezban paris'te" oldum.
Şimdiki istikamet tarabyada brunch ve yarın ufak çaplı bir stajla işbaşı.
Heyecan artıyor, hem iş hem de başka bişi için.
Bu mail Nokia E71 ile gönderilmiştir.

12 Haziran 2010 Cumartesi

Günler sanki sonsuz gibi

hayatım boyunca en büyük hayalim hep dünyayı dolaşmaktı, neden bilmem sadece türkiye ve avrupanın büyük bi kısmını gerçekleştirebildim. Dünyayı dolaşmak derken öyle turlara para saçıp dolaşanlardan biri değil de, sokaklarında kaybola kaybola, dilini bilmediğim ülkelerde kendimden geçe geçe, sıkılıp üzülmeli, macerası bol anısı sonsuz olanlardan bir dünya turu istemiştim. dünya kocaman, gezmenin imkanı yok, sırf istanbul içinde bile adını duymadığım tonlarca yer var, zamanla oturacak mı, neler yapmam gerek, otobüsler, metrobüsler, motorlar, vapurlar nasıl öğrenilecek hiç bilmiyorum. Halbuki istanbula pek sık gidip gelirdim ben. Yarın sabah kahvaltısında tarabya'da olmam gerekiyor, otelden nasıl giderim diyorum, balmumcu üzerinden diyorlar, sonra balmumcu neresi diyorum, şanslıyım ki cevaplıyorlar.

biçok ülke, şehir gördüğüm halde bi barselonadan bi de istanbuldan besleniyorum, enerji beslenmesi. Bu şehirler öyle güzel ki nezdimde, iş güç koşturmaca olsa bile bir anını ziyan etmek ayıp gibime geliyor. Ne kadar yorgun olursam olayım, sanki son günümmüş gibi yaşıyorum istanbulu. Görgüsüzlük gibi biraz bu halim. Sürekli bişiler yapma isteği var içimde. Eğitimdekiler enerjime şaşıyor, bi hafta bitmeden diğerine plan yapıyorum. Haftasonları silivriye yazlığa kaçma planları yapıyorum arkadaş ortamında, adalar gitmeyi, etilerde yeni tanıdığım birinin evindeki partiye gitmeyi düşünüyorum. Yeni yeni insanlar getiriyor istanbul bana, bense kendimi artık başkalarında bulmuyorum.

Dün dodonun cem'e süprizi için asmalı hardaldaydık, gece 12 seansına da s. ile sinemaya gittik. Bi şehirde arabalı arkadaşın varsa, kendini şehre hiç yabancı hissetmiyorsun. İstinye park'ın imaxinde shrek izledik 3D, devasa bir salonun en arka sevgili koltuklarında yayılırken, uyumamak için zor tuttum kendimi. Sonra çıkıp gülerek, trafikte çılgınca araba kullanarak döndük otele, arabadan inmek üzereyken lafladık biraz, tam vedalaşmak üzereyken kapım açıldı dışardan, hoşgeldiniz efendim dedi bir ses, şaşırdım. Alışık değilim ben böylesi vip işlere, ne diyeceğimi bile bilmiyorum, insan böyle böyle giriyor hayatın içinde.

Ups, time's up cities'e koşup sex and the city izlemece!

Bu mail Nokia E71 ile gönderilmiştir.

10 Haziran 2010 Perşembe

Günün sonunda başını yastığa koyunca için rahatsa, mutlusun demektir

istanbul benim için hergün ayrı bir bilgi demek oldu, geleli, iş arkadaşlarımla tanışalı tam 4 gün bitti, bense onları senelerdir tanıyormuş gibi hissediyorum. Dünün olayını anlatırken "geçen gün" diyecek kadar benimsemişim insanları.

Herkesi sevmek, iyi insanların arasında olduğundan emin olmak farklı bir hal hem biraz gurur veriyor hem de doğru kararı verdiğime daha da inandırıyor beni.

Sabah kahvaltıda otelde kalanlarla birlikteyiz, öğlen yemeklerinde de birlikteyiz, e akşam olup da plan yapmadıysam yine iş arkadaşları ile birlikteyiz, hatta bugün nadide erkeklerimizden biri "cumartesi akşam bişiler yapalım, pazar da kahvaltıya gideriz" dediğinde aslında iş hayatının hepimize iyi geldiğini fark ettim.

Yeni bir sosyal ortam, başka başka insanların hayatlarına dahil olmak ve kendini yeni baştan anlatabilmek, yargılanmadan dilediğin gibi ifade edebilmek kendini, en güzeli de hataları geride bırakabilme ihtimali.

Annem hala arayıp "otele gidince haber ver" dese de, eski sevgili beni çok özlediğini söylese de içimde en ufak bi burkulma olmuyor, biliyorum çok olmadı geleli istanbula ama olsun, ben gitmiş gibi değil de yerimi bulmuş gibi hissediyorum.

Uzun zaman sonra ayrımla bi de k. ile konuştum, ikisi de nasılsın demeden ses tonuma bakıp iyi olduğumu anladılar.

Maşallah'la pek aram olmasa da, keyfime diyecek yok sen benim yerime maşallah de okur.

Bu mail Nokia E71 ile gönderilmiştir.

People are tough

İnsanların neden birçok şeyi yaptıkları, "aşmış" oldukları halde adam olamadıklarını merak ediyorum. Kendini gösterme çabası, sürekli bi insanları darlama ve "ben biliyorum" yaklaşımının itici olduğunu görmek bu kadar zor mu?

bu arada terliklerimi çıkarıp ayaklarımı iskeleden denize uzatasım var, sonrasında çılgınlık yapıp denize atlayasım var.

Ah bu arada, uzun süreli otelime taşındım, mutluyum.

Bu mail Nokia E71 ile gönderilmiştir.

9 Haziran 2010 Çarşamba

#40

eğitimde üçüncü gün sona erdi, yarın uzun süreli otelime taşınıyorum. Sürekli bir yer değişikliği içinde olmak sersemletiyor beni, ama sonunda 1.5 ay yaşayacağım yere taşınıyorum. Otelde uzun bi süre kalıyor olmak dahi enteresan, sabah kahvaltısını iş arkadaşlarımla yapıyorum, günü beraber geçiriyoruz, akşam yemeklerinde de ya istanbullu arkadaşlarda alıyorum soluğu, ya yine iş arkadaşları ya da yalnız geçiriyorum. Hayatım askıya alınmış gibi sanki, bi yandan çok mutluyum öte yandan daha da mutluyum.
Dün iş çıkışı dodoya gittim, işten çıkma saatim uzayınca merak içinde aramış beni, telefonu da açamadım toplantıda olduğum için, gelirken yoğurt istedi, yanına o istemeden kirazları da alıp yola koyuldum. Akşam saatinde eve varan erkek gibiydim, belki de o yüzdendir dodonun evimin üçüncü erkeği demesi. İşte olanları anlattım, lafladık, sonra o anlattı enteresanlıkları. Öyle güzeldi ki bikaç saat orda oturmak, yalnız hissetmemek..istanbulda tanıdıklarım var diye şanslıyım evet, ama böylesi bi insanın evinde kendi evimde hissedebildiğim için daha da şanslıyım.
eğitimde daha 3.gün bitmiş olmasına rağmen herkesle kaynaştık, yolun daha çok başı ve tabii ki belli olmaz ama herkes öyle iyi ki.. Hepiniz seçilmiş insanlarsınız dediklerinde anlamamıştım ilk, şimdi şimdi fark ediyorum ne demek istediklerini.
cuma günü sinemaya gitmeye karar verdim, ankaradayken cuma günleri sevgili ile sinema günüydü, şimdi o yok, o uzak.. Hayatın devam ettiğini bi' kere daha gördüm böylece, alışkanlıklardan vazgeçemesem de, alışkanlıkların içindeki kişiler değişebiliyormuş.
İstanbul bi sıcak, bi soğuk, bi güneşli bi yağmurlu bense hep mutluyum. pazartesi günü 10 günlük stajım başlıyor, enteresan bir süreç olacak bu eğitim dönemi ama olsun, kendini işe yarar hissetmekten daha güzel bişi yokmuş.

6 Haziran 2010 Pazar

#39

Günaydın istanbul,

taksim meydanına iki dakikalık mesafede bi otel odasında ağırlıyorsun beni, sonra şirkete yakın başka bir otele taşınacağım. burda birçok tanıdığım var evet, ama otel odasından içeri adım attığımda yalnız olduğumu fark ediyorum. Ben yalnızlığı tercih ediyorsam severim istanbul, öyle eskaza karşıma çıkıyorsa korkarım, şimdi de hafif hafif korkuyorum ama kollarını sonunda bana açan istanbul'un korkutmak yerine içimi rahatlatacağını biliyorum.

Her şeyin yeni olduğu gün bugün, sıfırdan başlamak değil belki ama başka bi yola başlamak, hayata yön vermek için bi adım attığım gün bugün.

Sevgili istanbul, seni alt edip yenmelere değil de, seninle anlaşmaya geldim ben. Lütfen bana iyi davran.
Sevgiler
S.

#38

istanbula ne zaman tatil için gelsem zamanım öyle boldu ki, plan yapmak yersiz oluyordu. planlar bozulsa bile yerine hemen yenileri geliyordu çünkü misafirdim ben bu şehirde. şimdi daha taze istanbullu olmuşken aslında planların ciddileşmesi gerektiğini fark ediyorum, sürekli bir tedbir, önlem gerektiyor bu şehir, çünkü mazeretleri ve aksilikleri çok.

dün dodoyla cihangir'in şahane bahçeli kiki'sinde oturduktan, hayatlarımızda son olanlardan bahsettikten sonra yürüyerek çukurcumaya çıktık, ordan galatasaray ve hoop madoda dondurma yemek. istanbulun havası kapalı geldiğimden beri, cumartesi kalabalığında taksimde yürüdükten, lafladıktan sonra tramvayla dönüverdik meydana. o kendi yoluna, ben kendi yoluma.

kuzenimin sevgilisine geldim dün, bir çift ve iki bekar şeklinde geçirdik akşamı, içkiler alındı, yemekler pişirildi, televizyonda sonsuz zap yapıldı, kağıt oynandı ve en çok da gülündü. gülmek bi insanın yapabileceği en güzel şey herhalde, öyle akıllıca şeylere gülmek de değil, aptallıklara gülebilmek, kendi söylediğin şeye rezil olduğunu bile bile saatlerce gülmek... bu evde ikinci kalışımdı, ilk gelişimin üzerinden fazla zaman geçmemesine rağmen hayatımda ne çok şeyin, ne çok insanın değiştiğini düşündüm. sonrakı hayatımı düşünürken uykuya dalıvermişim. sabah uyanıp deniz manzarasına baktım, kapalı havada köprüyü izledim, evdeki diğer bekar da uyanık olunca lafladık biraz, çıkıp pazar sabahı alışverişi yaptık beraber, gazete aldık, eve geldiğimizde karşılıklı kanepelerde birbirimize komik haberler okuyorduk. kahvaltı hazırladık, hep beraber çayımızı yudumladık, ankara hiç aklıma gelmedi. şu anda ait hissettiğim yer bu ev de değil, hatta evim bile yok ama olsun, ben çoktan buralıyım zaten.

ankaradan yanıma almak istediklerim var, en çok da ayrım gelsin istiyorum. her tatlı sohbette onun yokluğunu hissediyorum, ama o da gelecek biliyorum.

sabah 6da yatmış olmak yorgunluk getirecekken ben huzurluyum. yarın eğitim başlıyor, yeni insanlar, iş arkadaşları, daha önce hiç tanık olmadığım bir dünya bekliyor beni.

hafif korku, ama en çok da mutluluk var içimde.

5 Haziran 2010 Cumartesi

#37

bir bilgisayar bulup olanları, hazırlanmamı anlatamadım, tesadüflerden, gözyaşlarımdan bahsedemedim hiç. şimdi kuzenin sevgilisinin evinde. onun bilgisayarında yazıyorum.

taşınmak için anlık da olsa toparlanma süreci çok zor geçti, ne hangi eşyayı getirebileceğimi seçtim, ne de kitaplarımı, oyuncaklarımı getirebildim. oyuncak sever bi insanım ben, how to train your dragon oyuncaklarımı, monsters inc. oyuncaklarımı sırtlayıp getirmek istedim, yerim yurdum belli olmadığından mütevellit isteklerimin hepsi boğazıma düğüm oldu. bütün kıyafetlerimi indirdim, valizlerden taştım, boşalttım seçtim koydum yine olmadı. tokalarımı alsam şampuanım, şampuanımı alsam şortlarım kaldı. annemin birkaç hafta sonra yine gelirsin demesi üzerine yarım yamalak hazırladım valizimi, geldim. gittiğini anlamak için veda gerekir demiştim, bana en çok koyan sevdiklerimden ayrılmak oldu ama buraya gelince, her şeyin iyi olacağına inanmama sebebiyet insanlar olunca, hemen toparlandım.

öyle yoğun ki her şey. sözleşmeye giderken başıma gelen aksilikler, sonrasında komik şeyler ve şimdi hafiften istanbullu gibi hissetmeye başlamak. insanın bir yerde gerçekten sevdikleri varsa, hangi ülkede şehirde olduğunun pek de bir önemi olmuyor işin aslı. sadece özlenenler var..

cuma sabahı sözleşmeye giderken önce üsküdar sonra motorla kabataş arkasından feniküler ile taksim ve sonrasında metro ile genel müdürlük düşünmüştüm kafamda, saat 10a 25 kala yani tam sözleşmenin yapılmasına 25 dakika varken kabataşta fenikülerin bozulduğunu öğrendim. senelerdir istanbula gidip gelirim, o fenikülerin bir kere bile çalışmadığına tanıklık etmedim ben. şans işte, tam ne yapmam gerektiğini düşünüp "istanbullu genci" ararken iki turist geldi yanıma, taksim meydanını sordular, ağzımdan sadece "i'm lost too" lafı çıktı. sonra taksiye binip meydana gideceğimi söyledim, benle geldiler. yolda ordan burdan konuşurken kadın olan bana "you speak turkish fluently, where are you from?" dedi, gülümsedim. "i'm already turk" dedim, kadın belçikadan birkaç günlüğüne geldiğini anlattı, havadan, mevsimlerden, en sonunda fransadan bahsettik, birazcık fransızca konuştuk zaten yarım yamalak olan dilip ispanyolcaya durup durup paslı paslı konuştu. cihangirden geçti, o turistlerle beraber ben de şehrin yenisiydim aslında, hayatın nereye kadar tuhaflaşabileceğini düşündüm taksici kendince italyanca konuşurken. meydana geldiğimizde para vermek için cüzdanıma yöneldim, kadın yardımcı ve güleryüzlü olduğum için gerek yok dedi, bol şans diledi. istanbul sandığım kadar büyük değil sanırım, yine karşılaşırız dedi, good luck diye uğurladı beni.

yüzümde aydınlanma ile sözleşmeyi yapmaya gittim. sayfalarca doküman okuduktan sonra imzaladım ve resmi olarak çalışan haline geldim. kafamdaki soru işaretleri bitti, eğitim süresince otelde konaklayan, birkaç staj yapması gereken bir çalışanım artık.öğrenmem gereken milyon tane şey var ve herbiri için heyecanlanıyorum.

sözleşme sonrası çıkıp dodoya gittim, annesiyle oğluşu vinosuyla oturduk, lafladık. tüm samimiyetleri ile heyecanımı paylaştılar. yanlarındayken çoktan evimde hissediyordum zaten.

arkası sonra..

2 Haziran 2010 Çarşamba

#22nin yerine

sonunda oldu, mezuniyetimden beri hayalini kurduğum şey oldu. evet evet istanbula taşınıyorum ben. dün haber geldi, hiç beklemediğim bir yerden. sıfır referans sıfır torpil, olmak istediğim şehirde olmak istediğim işteyim artık. çok uzun süredir beklediğim için belki de, hala şoktayım. tepkim sadece mutluluktan ağlamak oluyor. her şey aniden oldu, yarın akşam istanbul'a taşınıyorum. hayatı değiştiren ne mezun olmak, ne aşık olmak, hayatım değişti diyebilmek için "benim işim var" demek yetiyormuş. evlensem bu kadar sevinir miydim bilmiyorum.

insan dostlarının kim olduğunu da böylesi zamanlarda anlıyor, haberi alınca içi içine sığmayanlar, benim yerime sevinenler oldu, sevinçten ağlayanlar, beni göndermek istemeyen, istanbulda kucak açanlar oldu. Çok sevdiğim yazarlardan biri Özen Yula ile konuştuk feysbuk üzeri, tanışırız zaten. Onun sevinci de taa içime işledi. Ankara'yı ne kadar sevmesem de, ayrılması beklemediğim kadar zor oldu, hala kendimi taşınıyor gibi hissedemiyorum çünkü kendi evim olmayacak bir süre, ama başlangıç her zaman en iyi adım oluyor sanırım.

Ankara'da veda etmek istediğim az kişi olduğunu görünce çok şaşırdım, insanın çevresi ister istemez küçülüyormuş. En yakın arkadaşıma haberi veremedim dün, üzüleceğini, sevincinin buruk olacağını, bir nevi istemsiz heyecanımı körelteceğini biliyordum, akşam söyledim bu sabah kahvaltıya gittik beraber. Konuyu oraya getirmemeye çalıştıysam da, üstükapalı üzüntümüz aşikardı. Sonra ayrımla buluştum, yazarken bile gözlerim doluyor. Tunalı'da oturduk bi saat, gloria jeans'in bahçesinde anlattıkça anlattım, onun hayatını dinleyemedim bile. bana hediyeler almış, aldığı anahtarlıkla istanbuldaki evimin kapısını açacağımı biliyorum. bir de kalem almış, deniz kızı ariel var üstünde, gülümsedim. fransaya giderken de böyleydi, hep yanımdaydı hiç gitmiş gibi hissetmedim.

erasmusken evime döneceğimi biliyordum, şimdi evimin neresi olduğunu ya da yeni hayatın neler getireceğini bilmiyorum ama olsun, öyle atak öyle cesur ki kalbim.

ankaraya son kez bakar gibiydim bugün, sabah iyi hal kağıdı için adliyeye koştum, sonra notere gittim hayatımda ilk kez, tunalıda yürüdüm, havasını içime çektim, kaşçıma gittim, ağladık karşılıklı. din inancım olmadığı halde hakkını helal et dediğinde gözlerim doldu, gideceğimi hissetmem için vedalara ihtiyacım varmış. otobüs biletimi aldım, her defasında aldığım yere gittim, taşındığımı söyledim, pek buralı gibi değildin zaten dedi, gülümsedim. yarın kuaföre gidip saçlarımı kestiriyorum, sonrasında birkaç ufak iş, eşyaları topluyor ve akşamına taşınıyorum.

taşınmak.. ankarayı bırakmak, geride birkaç kişi bırakarak yola devam edebilmek.